KELENDERİS'TEN AYDINCIK'A

KELENDERİS'TEN AYDINCIK'A

18 Şubat 2014 Salı

ÖLÜM KONDU PENCEREME

           
            Yatağımda iki büklüm, sucuk gibiyim. Çarşaf da sırılsıklam. Başımı yorgandan dışarı çıkarıyor, doğrulmaya çalışıyorum. Eşimi çağıracağım. Sesim kısık. Pencereye kayıyor gözlerim. Perde açık. Hava kararmak üzere. Bana bakan kıpkırmızı, pörtlek bir çift göz. Zayıf, esmer bir yüz, fırın gibi bir ağız, bembeyaz, kocaman dişler. Kara kukuletalı, kara cüppeli. Omuzlarına iriyarı bir kartal konmuş. Sağ elinde tırpan, sol eliyle “Gel, gel” işareti yapıyor. Gözlerimi sıkıca yumuyor, yorganı da iyice çekiyorum tepeme. Kalbim olanca gücüyle çarpıyor, yerinden fırlayıp gidecek sanki. 
            Yaşam yoldaşım gelmiş, perdeyi kapatmış, ışığı açmış. Hiç haberim yok. Yorganı kaldırıp da, “Nasılsın, Bi’tanem” deyice, açıyorum gözümü. Çamaşır değiştireceğim ama kollarımı kaldıracak gücüm yok. Gözkapaklarımsa düşü düşüveriyor. Kan ter içinde kalıyor eşim, çamaşırlarımı değiştireceğim derken. Sonra çıkıyor odadan. Tırpanlı yeniden gösteriyor kendini. Zayıf ince uzun. Bir oraya bir buraya zıplayıp duruyor. Elini uzatıyor bana. “Haydi gidelim” diyor. Gücüm olsa kaçacağım odadan. Umarsız, bildiğim tüm duaları okuyorum. Ardından yan dönüyor, gözlerimi kapatıyorum. Midem bulanıyor. Karnım kütük gibi. Birkaç gündür tuvalete de çıkamıyorum. 
                Döndürüyor beni Kara Cüppeli, zorla gözlerimi açıyor. Burun burunayız. Kulakları çınlatan bir kahkaha atıyor. Sonra da geçip oturuyor üstüme, başlıyor zıplamaya. Bir ter boşanıyor, bir ter… 
                 Kucaklıyor beni, çırpıyor koca kanatlarını. Uçuyoruz dipsiz bir kuyuya doğru. Bir tarlaya iniyoruz. Ölen tüm akrabalarım orada. Kimi sebze topluyor kimi meyve. “Bundan sonra sen de onlarla birlikte olacaksın” diyor. Yani ben, şimdi ölü müyüm, diyorum. Yanıtlamıyor. 
                 Yaşam arkadaşım odama gelince rahatlıyorum. Tırpanlı iniyor üstümden ve gizemli bir şekilde yok oluyor ortadan. Bir kez daha çamaşır değiştiriyorum. 
                Yemek saati. Hiç iştahım yok. Yarım kâse çorbayı zor içiyorum. Hep böyle oluyor her kemoterapi sonrası. Her seferinde de üçüncü gün ancak toparlayabiliyorum kendimi… 
              Ertesi gün akşamüzeri hem göğsümde hem sırtımda daha öncekilerden farklı bir ağrı duyumsuyorum. Hemen acil servise. Birkaç saat sonra tanı konuyor: Kalp krizi. Yoğun bakıma götürülüyorum. Kocaman bir salon. Yataklar birbirlerinden perdelerle ayrılıyor. Benimki pencereye karşı…
           
Tırpanlı’yı bu kez de yoğun bakımda görüyorum. “Cenaze arabasını çağırayım mı” diyor. Ne cenazesi, ne arabası diyorum. “Unuttun mu yoksa üç ay önce Ankara’ya gelirken, yolda kendi kendine söylediklerini?”
                   Çok iyi anımsıyorum o yolculuğu, o ölümden kaçışı. İki ay boşuna oyalanmıştım oralarda. Ne hap ne iğne işe yaramıştı. O adı kötü hastalıktan kuşkulanmaya başladım. Belki başlangıç aşamasındadır. En iyisi Ankara’ya gitmek dedik, nasıl olsa evimiz de var orada. Düştük yola. Arabayı kendim kullanıyordum. Dönüşüm nasıl olacaktı acaba, kendi arabamla mı yoksa cenaze arabasıyla mı dönecektim? Bunu anımsatıyor olmalı Tırpanlı. 
                     Sinirlerim bir kez daha bozuluyor. O an keşke eşim yanımda olsaydı diyorum. Hayır, hayır! Çok bencilce bir düşünce bu. Zaten olası da değil, refakatçi kabul edilmiyor. Böyle olması daha iyi. Hastanede kalacağım sürede, belki o da dinlenir biraz. Çok yorulmuştu gerçekten. Kolay mı benim gibi bir hastaya bakmak! Çok değişmiş, huysuz bir ihtiyar olmuştum, tam bir sinir küpü. Ama o, iyi günde de kötü günde de hep yanımda olmuştu. En ters davrandığım anlarda bile bırakmamıştı elimi, can yoldaşım. “Gitmek yok. Beni yapayalnız bırakamazsın. Gayret et, salıverme kendini. Biz nelerin üstesinden gelmedik ki! Bunu da atlatacağız” diyerek yüreklendirirdi beni. 
                     Tırpanlı geliyor yanıma, tutup kolumdan çekiyor. “Oyun bitti. Haydi, gidiyoruz. Kanser artı kalp krizi, bunlardan daha iyi bahane mi olur seni götürmek için! Nasıl olsa hazır da sayılırsın: Arabanı, kredi ve banka kartlarını, banka hesap cüzdanlarını, tapularını, cüzdan ve kimliğini teslim ettin ya sevgili eşine, diyor ve o korkunç kahkahasını bir kez daha atıyor. 
                    Hayır diyorum, hayır. Gitmeyeceğim, daha yarım kalmış işlerim var, benim. Sonra, her hastalığın sonucu ölüm değil ki! Çek git lütfen rahat bırak beni… 
                     Yine kan ter içindeyim. Perdeleri çekip, bin bir güçlükle üstümü değiştiriyorum. Kahvaltı saati. Yaşama tutunmak için yiyorum. Bir doktor bana anjiyo yapılacağını söylüyor. Bir süre sonra da alıp götürüyorlar. Tırpanlı haklı galiba diyorum. Hem kanser hem kalp. Al sana iyi bir ölüm nedeni. Bir korku düşüyor içime. Ya masada kalırsam! Korkunun ecele faydası yok; vade yetmişse fiş prizden çekilecek, ampul de sönecektir.
                     Her şey yolunda gidiyor. Yeniden yoğun bakımdayım. Bir kadın hasta bağırıyor yanı başımda: “Hey, Allahım! Neden ben, he? Neden ben? Ne istedin de yapmadın? ‘Namaz kıl’ dedin, kıldım. ‘Oruç tut’ dedin, tuttum. ‘Zekât ver’ dedin, verdim hem de misli misli. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Köyüme cami bile yaptırdım. Ne istedin de yapmadım ki! Söyle öyleyse neden ben? Daha neyimi sınıyorsun?..”                            Hemşire kesiyor kadının sesini: “Lütfen, hanımefendi! Yeter artık. Hasta olan yalnızca siz değilsiniz burada. Şöyle bir bakın çevrenize daha kaç kişi var yatan…” Gerisini anımsamıyorum, uyumuşum…
           Yoğun bakımda günler geçtikçe ağrılarım yavaş yavaş azalıyor. Titremeler, terlemeler de seyrekleşiyor. İştahım yeniden açılıyor. Artık Kara Cüppeli de görünmüyor gözüme. İnatla yaşama tutunmuş, hastaneden çıkacağım günü bekliyorum sabırsızlıkla. 
               Baş tacım geliyor beni almaya. Koluma giriyor. Hastanenin bahçesinde, taksi durağına doğru yürüyoruz. Kefeni galiba yırttım diyorum. O da, “Yırtmakla kalmadın, çıkarıp attın da” diye ekliyor. 
                   Hava mis gibi. Gökyüzü pırıl pırıl. Biniyoruz bir taksiye. Uçuyorum sevinçten. Özlemişim evimi…

NOT: Bu öykü Çağdaş Türk Dili dergisinde de (Şubat 2014, sayı 312)  yayımlanmıştır.      

11 Haziran 2012 Pazartesi

MATEO FALCONE/Prosper MERIMEE



Porto-Vecchio’dan çıkıp, kuzey batıya yönelirseniz, adanın iç kısımlarında arazinin hızla yükseldiğini görürsünüz ve kocaman kayaların tıkadığı, ara sıra hendeklerin kestiği dolambaçlı patikalarda üç saatlik bir yürüyüşten sonra da çok geniş bir fundalığın kenarına varırsınız. Fundalık, Korsikalı çobanların, kanun kaçakların yurdudur. Korsikalı çiftçilerin, tarlalarına gübre atmaktan kurtulmak için bazı ormanlık alanları ateşe verdiklerini de söylemek gerek. Alevler çiftçilerin yakmak istedikleri alanların daha ötesine yayılırsa da yayılsın! Onlar için hava hoş. Başlarına bir iş gelirse de kaderlerine razı olurlar. Ağaç külleriyle verimi artan bu topraklardan çok iyi ürün alacaklarından eminler. Saplar derilmesi sıkıntı yarattığından yerinde bırakılıp, başaklar toplandığı için, yanmaktan kurtulan ağaç kökleri, ertesi bahara daha gür sürgünler verir. Boyları da bir iki yılda iki buçuk metreye ulaşır. Fundalık diye bu sık çalılığa denir. Tanrının yarattığı şekliyle birbirine girip karışmış çeşitli ağaç ve çalıdan meydana gelir, öylesine sık ve gür olur ki yaban koyunları bile giremez, insan da ancak baltayla bir yol açabilir kendine.

Birini mi öldürdünüz, Porto-Vecchio fundalığına gidin. İyi bir tüfek, biraz barut ve kurşunla orada güven içinde yaşarsınız. Döşek ve yorgan olarak kullanabileceğiniz, başlıklı, kahverengi bir kaput almayı da unutmayın. Çobanlar size süt, peynir, kestane verir. Artık jandarmadan da öldürdüğünüz kişinin akrabalarından da korkmanıza gerek kalmaz ama alışveriş için kente ineceğiniz zaman durum farklı olur elbette.

18.. yılında, ben Korsika’dayken, Mateo Falcone’nin bu fundalığa iki üç km uzaklıkta bir evi vardı. Mateo, bu yöre için hayli varsıl sayılırdı. Yani ağalar gibi hiçbir iş yapmadan yaşar, konargöçer çobanların dağlarda güttükleri sürülerinin geliriyle geçinirdi. Az sonra anlatacağım olaydan iki yıl sonra onunla karşılaştığımda en fazla ellisinde görünüyordu. Ufak tefek ama güçlü, kuvvetli, simsiyah kıvır kıvır saçlı, kartal burunlu, iri gözlü, keskin bakışlı, gün yanığı benizli birisiydi. İyi nişancıların memleketinde bile, nişancılığıyla ün salmıştı. Örneğin Mateo yaban koyununa iri saçmalarla hiç ateş etmezdi ama başından ya da omzundan, canı nereden vurmak isterse, hayvanı bir kuşunla yüz yirmi adımdan yere sererdi. Silah kullanırken, gece gündüz fark etmiyordu onun için. Ustalığı konusunda, Korsika’ya yolu düşmeyenlerin kolay kolay inanamayacakları bir şey anlattılar bana. Seksen adım ileriye yanan bir mum koyarlarmış, önüne de tabak büyüklüğünde saydam bir kâğıt. Mateo nişan alınca, mum söndürülürmüş, bir dakika sonra da o zifiri karanlıkta ateş eder ve dört atışın üçünde kâğıdı delermiş.

Böylesine bir beceri, Mateo Falcone’ye büyük ün kazandırmıştı. Onun için bir dost olduğu kadar da tehlikeli bir düşmandır deniliyordu. Aslında yardımseverdi, yoksullara da sadaka verirdi. Porto-Vecchio ilçesinde herkesle arası iyiydi. Karısı ile evlendiği Corte’de, tehlikeli bir rakibinden zor kurtulmuş. Adam penceresine asılı küçük bir aynanın önünde tıraş olurken vurulup ölmüş. Bu da Mateo’ya mal edilmiş. Olay yatışınca da Mateo, Giuseppa ile evlenmiş. Kadın üst üste üç kız doğurmuş (bu da adamı çileden çıkarmış), sonunda bir oğlan dünyaya getirmiş; Mateo oğlunun adını Fortunato koymuş: Ailenin umudu, soyadını sürdürecek birisi. Mateo’nun kızları hayırlı kocalara varmıştı. Babaları da gerek duyduğunda damatlarının hançerlerine ve tüfeklerine güvenebilirdi. Oğlu daha on yaşındaydı ama şimdiden yetenekli olduğunu belli ediyordu.

Bir sonbahar günü erkenden Mateo, karısıyla fundalığın ağaçsız bir alanındaki sürülerini görmeye gitti. Küçük Fortunato da onlarla gitmek istiyordu ama alan uzaktaydı; üstelik birinin de evi beklemesi gerekiyordu. Babası razı olmadı. Oğlunu götürmediğine pişman olmuş mu olmamış mı göreceğiz.

Mateo gideli henüz birkaç saat olmuştu. Küçük Fortunato ise güneş gören bir yere uzanmış, mor dağları seyrederek gelecek pazar kente onbaşı dayısının evine akşam yemeğine gideceğini düşünürken, birden silah sesiyle irkildi. Ayağa kalktı ve gürültünün geldiği ovaya baktı. Düzensiz aralıklarla ve gittikçe yaklaşan silah sesleri birbirini izliyordu. Çok geçmeden ovadan Mateo’nun evine çıkan patikada bir adam göründü; dağlıların giydiği türden sivri bir başlığı vardı; sakalı uzamıştı, elbisesi de yırtık pırtıktı. Tüfeğine dayanarak güçlükle yürüyordu, kalçasından vurulmuştu.

Bu adam, akşam kente barut almaya giden, dönüşte de Korsikalı korucuların pususuna düşen bir kanun kaçağıydı. Çok iyi bir savunmanın ardından kurtulmuştu ama adamlar hâlâ peşindeydi. Kayaların arasından onlara rastgele ateş ediyordu ama fazla uzaklaşamamıştı. Yaralandığı için gücü kalmamıştı, yakalanmadan makiliğe ulaşması da oldukça zordu.

Fortunato’ya yaklaştı ve ona, “Sen Mateo Falcone’nin oğlu musun” dedi.

-Evet

-Benim adım Gianetto Sanpiero. Sarı yakalılar peşimde. Sakla beni. Kaçacak gücüm kalmadı.

-Babamın izni olmadan seni saklarsam, sonra ne der bana?

-Aferin oğlum, iyi etmişsin der.

-Belli mi olur?

-Haydi, sakla beni, geliyorlar.

-Bekle de babam gelsin.

-Bekleyecek zaman mı var be Allah’ın belası! Beş dakikaya kalmaz, herifler burada olur. Sakla beni yoksa öldürürüm seni.

Fortunato büyük bir soğukkanlılıkla yanıtladı adamı:

-Tüfeğin boş, kütüklüğünde de fişek kalmamış.

-Kamam var ya!

-İyi de, benim kadar hızlı koşabilecek misin?

Yaralı adam şöyle bir atladı ama başaramadı.

-Yani şimdi sen, evinizin önünde beni yakalamalarına izin mi vereceksin? Öyleyse, sen Mateo Falcone’nin oğlu olamazsın.

Çocuk etkilenmiş gibiydi. Adama doğru yaklaşarak, “Peki, seni saklarsam bana ne vereceksin” dedi.

Adam, kemerine asılı deri keseyi karıştırdı. Barut için ayırdığı beş frangı çıkıp gösterdi. Fortunato parayı görünce gülümsedi, alınca da, “Korkma, hallederiz” dedi.

Evin yanındaki kocaman ot yığınında bir yer açtı. Gianetto oraya girip büzüldü. Sonra da çocuk adamın hava alabileceği ve saklandığı izlenimini uyandırmayacak şekilde yeniden kapattı. Ardından şeytanın bile aklına gelmeyecek bir iş yaptı. Ot yığınının son zamanlarda karıştırılmadığı kanısını uyandırmak için gidip, kediyle yavrularını getirdi ve üstüne koydu. Sonra da eve gelen patikadaki kan izlerini fark ederek üstlerini özenli bir şekilde toprakla örttü. Bu işi bitirince de huzur içinde gidip, güneşe yeniden uzandı.

Birkaç dakika sonra, sarı yakalı kahverengi üniforma içinde altı asker ve bir başçavuş kapının önüne dikildiler. Komutan, Falcone’ye uzaktan akraba olurdu. (Akrabalık başka yerlere oranla fazla ciddiye alınmaz Korsika’da.)

Komutanın adı, Theodoro Gamba’ydı; tuttuğunu koparan, peşine düştüğü kanun kaçaklarının korkulu rüyası olan birisiydi.

Fortunato’ya yaklaşarak;

-Merhaba yeğenim, dedi. Maşallah, amma da büyümüşsün! Az önce buradan geçen bir adam gördün mü?

Çocuk alık salık bir tavır takınarak yanıtladı:

-Büyümek nere, ben nere be hısım! Büyüseydim senin kadar olurdum.

-Bir gün o da olacak, yeğenim. Sen şimdi, buradan geçen birisini görmedin mi yani?

-Bir adamın buradan geçip geçmediğini mi soruyorsun?

-Evet. Kadife sivri başlığı ve sarı kırmızı işlemeli ceketi olan biri.

-Sivri başlıklı, sarı kırmızı işlemeli ceketi olan biri mi?

-Evet, çabuk söyle. Ve sözlerimi de tekrarlayıp durma.

-Buradan bu sabah atı Piero ile papaz efendi geçti. Babamın halini hatırını sordu. Ben de…

-Çok komiksin be, kuzen! Bırak şimdi dalga geçmeyi de çabuk söyle ne tarafa gitti Gianetto. Peşindeydik onun, buradan geçtiğinden de adım gibi eminim.

-Nerden bileyim ben?

-Nerden mi bileceksin? Haydi ordan. Ben, senin o adamı gördüğünü biliyorum.

-İnsan uyurken gelip geçeni görür mü hiç?

-Nasıl uyursun be kerata; silah sesine uyanmadın mı?

-Hısım, demek ki siz tüfeklerinizin çok güçlü ses çıkardığına inanıyorsunuz! Babamınki sizinkilere on basar.

-Canın çıksın emi, kılıksız şey! Gianetto denen şu herifi gördüğünden eminim. Kim bilir, belki de saklamışsındır onu. Asker! Eve girin, arayıp tarayın her tarafı. Bakın herif içeride mi değil mi. O hınzır herif öyle seke seke, tek ayağıyla makiliğe gidecek kadar salak değildir. Sonra, kan lekeleri de burada bitiyor.

Fortunato dalga geçercesine sordu;

-Kendisi yokken evine girildiğini öğrenince, bakalım babam ne diyecek.

Gamba Başçavuş, çocuğun kulağını tutarak,

-Ulan serseri, dedi. İstesem seni bülbül gibi öttürürüm; kafana iyi sok bunu. Tamam mı? Kasaturanın yanıyla vurdum mu şöyle yirmi kadar, bak nasıl da konuşursun!

Fortunato kıs kıs gülüyordu. Sonra da;

-Benim babamın adı Mateo Falcone, dedi gururla.

-Seni Corte’ye veya Bastia’ya götürebilirim, bunu biliyorsun değil mi, maymun suratlı? Seni zindana atar, samanların üstünde yatırır, ayağını da zincire vurdururum. Gianetto Sanpiero’nun nerede olduğunu söylemezsen, kelleni bile kestiririm.

Bu gülünç tehditlere çocuk kahkahalar attı. Ardından da az önceki sözünü yineledi.

-Benim babamın adı, Mateo Falcone.

Askerlerin biri usulca;

-Komutanım, Mateo ile bozuşmasak, dedi.

Gamba sıkıntılı görünüyordu. Evi arayıp gelen askerlere alçak sesle bir şeyler söylüyordu. Arama da zaten uzun sürmemişti, çünkü bir Korsikalının kulübesinde dört köşe, tek bir oda olur. Eşya olarak da bir masa, bir iki bank, sandık, av ve mutfak gereçleri bulunur. Küçük Fortunato bir yandan kedisini okşuyor diğer yandan da askerlerin ve komutanın şaşkınlıklarına bakıp kıs kıs gülüyordu.

Askerlerden biri ot yığınına yaklaştı. Kediyi gördü. Süngüyü yığına şöyle bir soktu çekti. Kafasını kurcalayıp duran şeyin gülünç olduğunu anlamıştı sanki. Omuz silkti. Ot yığınında hiçbir kıpırtı olmadı. Çocuğun yüzünde de en ufak bir heyecan belirtisi yoktu.

Başçavuş ve askerleri “Canı cehenneme!” demek üzereydiler. Askerler, geldikleri yere dönmeye hazır oldukları için, ovadan yana ciddi ciddi bakıp dururlarken, tehditlerin Falcone’nin oğlunu hiç etkilemediğini gören komutanları ise son bir çaba daha sarf ederek çocuğu tatlılıkla ve hediyeyle kendi tarafına çekmek istedi.

-Sevgili yeğenim, dedi, sen pek uyanık birine benziyorsun! İleride de büyük adam olacaksın. Ama benimle kötü bir oyun oynuyorsun. Akrabam Mateo’yu üzmeyeceğimi bilsem, vallahi de billahi de seni alıp götürürüm.

-Siz öyle zannedin. Götüremezsiniz ki!

-Görürsün sen. Gelince Mateo’ya işin aslını anlatacağım, yalan söylediğin için de eşşek sudan gelinceye kadar dövecek seni.

-Siz öyle zannedin!

-Eh, sen bilirsin… Ancak akıllı olup, adamın nereye gittiğini söylersen ben de sana bir şey veririm.

-Hısım, ben de size bir şey diyeyim mi? Biraz daha geç kalırsanız, Gianetto fundalığa varır, o zaman da atı alan Üsküdar’ı çoktan geçer. Başçavuş cebinden gümüş bir saat çıkardı, rahatlıkla elli frank ederdi. Saate bakarken Fortunato’nun gözlerinin parladığını fark edince, çelik kösteğinden tutup sallayarak çocuğa;

-Kerata! Şöyle bir saati boynuna takmak istemez misin? Porto-Vecchio sokaklarında kostak kostak dolaşırsın. “Saat kaç” diyenlere de saatime bakın dersin.

-Onbaşı dayım bana, büyüyünce bir saat alıverecekmiş.

-İyi de onun oğlu senden küçük ama çoktandır saati var bile. Fakat gerçeği söylemek gerekirse onunki bu kadar güzel değil.

Çocuğun içi gitti.

-Aslan yeğenim! Şimdi bu saat senin olsun, istemez misin?

Fortunato saate, kendinin ciğere baktığı gibi bakıyordu. Kendisine koca bir ciğer uzatılan kedi, dalga geçildiğini anladığı için sıçrayıp kapmaz ve nefsine yenik düşmemek için de gözlerini başka yöne çevirir. Buna rağmen yalanmaktan da kendini alamaz ve sahibine, “Böyle de şaka olmaz ki,” der gibidir.

Oysa Gamba başçavuş, saati gösterirken hiç de şaka yapar gibi değildi. Fortunato elini uzatmadı ama acı bir gülümsemeyle;

-Benimle neden dalga geçiyorsunuz, dedi.

-Vallahi dalga geçmiyorum. Gianetto’nun yerini söyle, saat senin olsun.

Fortunato inanmadığını göstermek için önce bir kahkaha attı ardından da kara gözlerini dikti başçavuşunkilere, sözlerine güvenip güvenemeyeceğini anlamaya çalıştı.

-Adamın yerini söylersen, saat senin olacak, dedi. Vermezsem, şu apoletlerimi söksünler! Sözünden dönen namerttir, askerler de şahit olsun.

Bunları derken de saati gıdım gıdım yaklaştırıyordu. Çocuğun solgun yanağına değdi değecekti. Fortunato’nun içinde başlayan, misafire gösterilmesi gereken saygı ile açgözlülük arasındaki savaşımı yüzüne yansımıştı. Çıplak göğsü hızla inip kalkıyordu, boğulacak gibiydi. Saat durmadan sallanıyor, dönüyor ve arada bir de çocuğun burnuna değip geçiyordu. Sonunda Fortunato, sağ elini yavaş yavaş saate doğru kaldırdı: Parmaklarının ucuyla dokundu; onu avucunda tartarken, komutan da kösteğin ucundan tutuyordu… Kadranı gök mavisiydi… Madeni kısmı da yeni parlatılmıştı. Alev almış gibiydi güneşte de. Karşı konulamazdı bu çekiciliğe.

Fortunato sol elini de kaldırdı ve başparmağıyla omzunun üzerinden, yaslandığı ot yığınını gösterdi. Başçavuş hemen anladı. Kösteğin ucunu bıraktı; Fortunato saatin tek sahibi olduğunu duyumsadı. Bir kedi çevikliğiyle ot yığınından on adım uzaklaştı. Askerler çabucak yığını dağıtmaya başladılar.

Çok geçmeden otların kımıldadığını gördüler; elinde kamasıyla, kan içinde kalmış bir adam çıktı. Ayağa kalkmaya çalışıyordu ama yarası soğuduğu için yapamadı. Yığılıp kaldı. Başçavuş üstüne atladı ve kamasını elinden aldı. Adam direndi ama fayda etmedi. Askerler onu sımsıkı bağladı.

Yere uzatılmış, bir odun yükü gibi bağlanmış Gianetto, yanına gelen Fortunato’ya baktı ve öfkeden çok, aşağılayıcı bir tavırla bağırdı:

-… çocuğu!

Çocuk, artık hak etmediğini düşünerek aldığı parayı adama fırlattı. Ancak kanun kaçağı onun bu hareketini görmezden geldi. Büyük bir soğukkanlılıkla başçavuşa da, “Sevgili Gamba, yürüyecek halde değilim; kente kadar beni sırtınızda taşımak zorunda kalacaksınız” dedi.

-Demin bir karacadan daha hızlı koşuyordun, dedi acımasız muzaffer komutan. Merak etme. Seni ele geçirdiğime öyle memnunum ki dört beş km. sırtımda da taşısam yorulmam. Kaputunu da kullanarak ağaçtan bir sedye yapacağız zaten. Crespoli çitliğinden de at isteyeceğiz.

-Tamam o zaman. Ha, bu arada sedyenize biraz ot koyun da daha rahat edeyim.

Askerlerin bir kısmı kestane dallarından sedye yapmaya diğerleri de Gianetto’nun yarasını sarmaya çalışıken, Mateo Falcone ile karısı, fundalığa giden patikanın büklümünde göründüler. Sırtında kocaman bir kestane çuvalı, kadın iki büklüm ilerlerken, kocası birini omzuna asmış diğeri elinde, iki tüfekle salına salına geliyordu. Erkek dediğin de silahtan başka bir şey taşımaz zaten.

Askerleri görünce, Mateo ilk önce kendisini tutuklamaya geldiklerini düşündü. İyi de neden böyle düşünmüştü ki! Mateo’nun adliyeyle bir işi mi vardı ki? Olamazdı. Anlı şanlı birisiydi, o. Herkesin dediği gibi namuslu bir vatandaştı ama yine de Korsikalıydı, dağlıydı. Belleğini şöyle bir yokladığında silah çekme, bıçaklama, hovardalık gibi eften püften suçu olmayan çok az dağlı Kosikalı vardır. Mateo bir başkasına oranla daha rahattı çünkü on küsur yıldır tüfeğini hiç kimseye doğrultmamıştı ama yine de temkinliydi, konumunu gerektiğinde kendini koruyacak şekilde ayarladı. Karısı Giuseppa’ya;

-Avrat, dedi, yükünü indir ve hazır ol.

Kadın, kocasının sözüne hemen uydu. Mateo, rahat edemeyeceğini düşünerek, omzundaki tüfeği ona uzattı. Elindekine mermi sürdü ve yavaş yavaş eve doğru yürüdü. Yol boyundaki ağaçların dibinden ilerliyordu, en küçük bir düşmanlık belirtisinde de kendisini iri gövdeli bir ağacın arkasına atmayı ve oradan ateş etmeyi kafasına koymuştu. Karısıysa yedek tüfek ve fişeklik elinde, eşinin peşinden yürüyordu. Çarpışma başladığında akıllı bir kadının görevi, kocasının tüfeklerini doldurmaktır.

Öte yandan başçavuş, Mateo’nun, tüfeğini doğrultmuş, parmağı tetikte, temkinli adımlarla kendisine doğru gelmekte olduğunu görünce çok telaşlandı.

“Ya Mateo, Gianetto’nun akrabası ya da dostuysa” diye düşündü. “Onu korumaya kalkarsa, iki tüfekten çıkan mermiler, adrese teslim mektup gibi bizden iki kişiyi vurabilir, ya bir de akraba falan demeden nişan alıp bana ateş ederse!”

Ne yapacağını bilemiyordu; birden cesurca bir karar verdi: Mateo’ya eski bir ahbap olarak yaklaşarak olup biteni anlatmak için tek başına ona doğru yürüdü. Aralarındaki o kısa mesafe oldukça uzun göründü gözüne.

“Hey, can dostum,” dedi “nasılsın, sevgili kardeşim? Ben, Gamba. Yeğenin.”

Mateo yanıt vermeden durdu. Gamba konuştukça, o tüfeğinin namlusunu ağır ağır havaya doğrultuyordu, başçavuş yanına geldiğinde de namlunun ucu iyice gökyüzüne çevrilmişti.

Başçavuş elini uzatarak;

-Kardeşim, merhaba dedi. Uzun zamandır görüşememiştik.

-Merhaba, kardeş!

-Geçerken hem sana hem de yengem Pepo’ya bir merhaba demek istemiştim. Bugün uzun bir yol yürüdük ama yorulmaya değdi, iyi bir iş başardık. Gianetto Sanpiero’yu enseledik.

-Allah sizlerden razı olsun, dedi Giuseppa. Geçen hafta sağmal bir keçimizi çalmıştı.

Gamba’nın hoşuna gitti bu sözler.

“Gariban,” dedi Mateo, “ne yapsın, aç kalmıştır.”

Bu söze de biraz alınan başçavuş konuşmasını sürdürdü:

-Rezil herif aslan kesildi; askerlerimden birini de öldürdü. Bununla da yetinmedi Chardon onbaşının kolunu kırdı; gerçi çok da önemli değil, ne de olsa Fransız... Sonra herifçioğlu öyle bir saklanmıştı ki şeytan bile bulamazdı yerini. Eğer aslan yeğenim Fortunato olmasaydı, onu bulmam olanaksızdı.

Mateo;

-Fortunato mu dedin?

Giuseppa da sordu aynı soruyu:

-Fortunato, ha?

-Evet. Gianetto aha şu ot yığınına girip saklanmış ama sevgili yeğenim Fortunato, adamın yerini gösterdi. Onbaşı dayısından, bu iyiliğinin karşılığı olarak ona güzel bir hediye göndermesini isteyeceğim. Savcılığa vereceğim raporda hem ondan hem de senden söz edeceğim.

-Allah kahretsin, dedi Mateo alçak bir sesle.

Askerlerin yanına geldiler. Gianetto sedyeye çoktan yatırılmış, götürülmeye hazırdı. Gamba ile birlikte gelen Mateo’ya, anlamlı bir gülümsemeyle baktı sonra da başını evin kapısına çevirdi ve eşiğe tükürdü;

-Hainler!

Mateo Falcone’ye ölümüne susamış birisi ancak hain diyebilirdi. Kamayı tek sokuşta, hakaret eden kişinin işini bitiriverirdi. Oysa şimdi Mateo, bitkin bir adam gibi sadece elini alnına götürdü.

Fortunato, babasının geldiğini görünce eve girmişti. Elinde bir tas sütle dışarı çıktı. Yere bakarak tası Gianetto’ya uzattı. Gianetto da yeri göğü inletircesine kükredi:

-Yıkıl karşımdan!

Sonra askerlerden birine dönerek;

-Arkadaş bana biraz su ver, dedi.

Asker matarasını uzattı, kanun kaçağı da biraz önce silahlı çatışmaya girdiği adamın verdiği suyu içti. Sonra ellerinin arkada değil de göğsünün üstünde bağlanmasını istedi.

“Öyle daha rahat ederim” dedi.

İsteğini hemen yerine getirdiler, sonra başçavuş hareket emri verdi. Mateo’ya hoşça kal, dedi ama yanıt alamadı. Hızlı adımlarla ovaya doğru inmeye başladılar.

On dakika kadar Mateo’nun ağzını bıçak açmadı. Çocuk endişeyle bakışlarını bir anasına bir babasına çeviriyordu. Babasıysa tüfeğine dayanmış, öfkesi burnunda, oğluna yiyecekmiş gibi bakıyordu. Sonunda Mateo, sakin ama kendisini tanıyanları korkutacak bir sesle;

-Ya sabır, dedi.

Çocuk yaşlı gözlerle,

-Babacığım, dedi ve ayaklarına kapanmak üzere fırladı yerinden.

Fakat Mateo bağırdı;

-Geri dur benden!

Çocuk babasına birkaç adım kala durdu, kıpırdamadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Giuseppa yaklaştı. Fortunato’nun gömleğinden ucu sarkan kösteği gördü. Sertçe sordu;

-Kim verdi sana bu saati?

-Hısımımız Başçavuş.

Falcone saati aldı, olanca gücüyle çarptı taşa, paramparça etti.

“Avrat” dedi, “bu çocuk gerçekten benden mi?”

Giuseppa’nın gün yanığı yanakları tuğla kırmızısına kesti.

-Saçmalama Mateo! Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, senin?

-Bu çocuk var ya bu çocuk, soyumuzun ilk yüzkarası.

Fortunato’nun hıçkırıkları ve hıkları arttı. Falcone’nin keskin bakışları çivilenip kalmıştı oğlunun üstünde. Tüfeğin dipçiğini yere vurdu sonra da omuzladı. Fortunato’ya, “Çabuk ol, düş peşime” diyerek yeniden fundalığın yolunu tuttu. Çocuk da onu izledi.

Giuseppa, Mateo’nun arkasından koştu ve bileğinden çekti. Kara gözlerini kocasınınkilerden ayırmadan, aklından geçenleri okumuş gibi titrek bir sesle ona, “Senin oğlun bu, sensin babası” dedi.

-Bırak, dedi Mateo. Babası bensem...

Giuseppa çocuğuna sarılıp öptü sonra da ağlayarak kulübesine girdi. Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöktü ve yalvarıp yakardı, dualar etti. Bu arada Falcone patikada iki yüz adım kadar yürüdü. Bir koyakta durdu, aşağıya indi. Tüfeğinin dipçiğiyle toprağı yokladı. Yumuşaktı, kazılması kolaydı. Burası düşüncesine tam uygun bir yerdi.

“Fortunato, şu koca taşın yanına geç.”

Çocuk babasının dediğini yaptı sonra da diz çöktü.

-Haydi, bildiğin bütün duaları oku.

-Babacığım, babacığım, ne olusun, kıyma canıma.

-Dua et, dedi Mateo korkunç bir sesle.

Çocuk kekeleyerek ve hıçkırarak, Pater ve Credo dualarını okudu. Babası her duanın sonunda yüksek sesle “Âmin” diyordu.

-Bildiğin duaların hepsi bu kadar mı?

-Babacığım Ave Maria ile teyzemin öğrettiği o duayı da biliyorum.

-Çok uzun sürer ama zararı yok.

Çocuk, kilisede okunan o uzun duayı da kısık bir sesle tamamladı.

-Bitirdin mi?

-Babacığım, babacığım! Elini ayağını öpeyim. Bağışla beni! Bir daha yapmayacağım! Onbaşı dayıma yalvarıp, Gianetto’nun bağışlanmasını da sağlayacağım.

Çocuk hâlâ yalvarıp duruyordu; Mateo ise tüfeğini doldurup, yanağına dayamıştı.

“Tanrı seni affetsin!”

Çocuk doğrulup, babasının ayaklarına kapanmak için çabaladı ama zamanı yetmedi. Mateo ateş etti; Fortunato yığılıp kaldı.

Oğlunun cansız bedenine dönüp bakmadan, onu gömmek için evine kazma kürek almaya gidiyordu. Daha birkaç adım ya atmış ya da atmamıştı ki silah sesini duyunca korkuya kapılarak koşup gelen Giuseppa ile karşılaştı.

Kadın;

-Ne yaptın? diye bayırdı.

-Gereğini.

-Oğlum nerede?

-Dere kenarında. Biraz sonra da gömeceğim. Dini bütün gitti. Onun için bir de ayin düzenleteceğim. Damadım Tiodoro Bianchi’ye de haber gönderin. Göçünü yükleyip, yanımıza gelsin.
1829


(*) Fransızcadan çeviren: Mustafa B.Yalçıner

Öykünün yayımlandığı kitabın adı: Colomba et 10 autres nouvelles Editions Gallimard, 1964, s. 23-37

Bu öykü, Çağdaş Türk Dili Dergisinin Haziran 2012 sayısında da yayımlandı.























11 Ocak 2012 Çarşamba

YAĞ TULUMU


“Yağ Tulumu”, Guy de Maupassant’ın, (Gi dö Mopasan) Fransızcası “Boule de suif” (Bul dö Süif) olan bir öyküsüdür. Türkçeye bazen “Yağ Tulumu” bazen de “Tombalak” diye çevrilmiştir. Ana kahraman şişko bir kadın. Öyküye de bu yüzden bu ad veriliyor.
Öykünün ana fikri şu olabilir: “Gerçek yurtseverler sıradan insanlardır.” Savaş, vatanseverlik, direniş, özgürlük gibi ana temaların işlendiği öykü, cinsel tatmin, nüfuz, çıkarcılık, nankörlük gibi yan temalarla da beslenmiştir.
Öyküde anlatılanlar 1870 savaşında yaşanan ya da yaşandığı düşünülen olaylardır. Fransız askerleri yenilince Almanlar, Rouen kentini işgal eder. Toplumun çeşitli kesimlerinden on kişi, işgal kuvvetleri başkomutanından gidiş izni alarak, kış günü posta arabasıyla Dieppe kentine gitmek üzere yola çıkar. Arabada Bréville Kontu ve eşi, tekstil sanayisinin önde gelen şahsiyetlerinden fabrikatör Carré-Lamadon ve eşi, şarap tüccarı Loiseau ve eşi, iki rahibe, demokrat Cornudet ve hayat kadını “Boule de suif” (Tombalak) bulunmaktadır.
Yolcular, öğleye Totes kasabasına varmayı planlamışlardır ama kötü hava koşulları nedeniyle araba çok yavaş ilerlemektedir. İkindiüzeri yolcuların hepsi acıkır ama Tombalak dışında hiçbirinin yiyeceği yoktur. “Fahişe”, “toplumun yüzkarası” diye aşağıladıkları kadın, sepetindeki tüm erzakını onlarla paylaşır. Durum böyle olunca da diğer yolcuların hayat kadınına karşı takındıkları tutum ve davranışları değişir.
Akşam Totes kasabasına gelirler. Almanlar bu kasabayı da işgal etmiştir. Komutan, yolcuların kaldığı handa, Tombalak ile yatmak ister. Kadın karşı çıkar. Komutan da isteği yerine getirilmediği sürece yolcuların gitmesine izin vermez.
Başlangıçta Tombalak’ı destekleyen yolcular, gün geçtikçe onu ikna etmeye çalışırlar ve işgalci Alman ile yatmasının kötü bir davranış olmayacağına, kendisinin ve diğer yolcuların ancak böylelikle kurtulabileceğine kadını inandırırlar.
Ve ertesi sabah serbest kalarak yollarına devam ederler. Ne var ki akşam yalvaranlar, yol boyunca Tombalak’a yine ters davranmaya, onu yok saymaya, konuşmalarıyla iğnelemeye başlarlar. Öğle yemeklerini yerlerken de, zamansızlıktan erzak alamayan kadına bir lokma bile vermezler. Tombalak, gururunu kimler için ayaklar altına aldığını düşünerek, Dieppe’e kadar yol boyunca ağlar durur.
Dört bölümden oluşan öyküde kapalı mekân çok baskındır. Birinci bölüm, kuşatılmış sonra da işgal edilmiş Rouen kentini anlatmaktadır. İkinci bölüm, tam 14 saat, posta arabasının içinde geçmektedir. Üçüncü bölümde işgal edilmiş bir han söz konusudur. Yolcular salı akşamı varır ve pazar sabahı yollarına devam edebilirler. Totes kasabası da kar altındadır. Son bölümdeyse yolcular yine kapalı bir mekânda ve araba Dieppe’e varırken karanlık basmaktadır kenti. Bu durum haliyle kahramanlara da yansımaktadır: Tombalak, gerek komutanın emriyle gerekse de yol arkadaşlarının tutumları, davranışları ve de ikna çabalarıyla baskı altında kalmış, kuşatılmış bir kadındır. Diğer yolcuları da önyargıları sarmıştır.
Öyküde olay zamanı dört buçuğu handa geçmek üzere beş gündür. Bu zaman zarfında olup biteni de yazar anadilinde, yayıncılara göre değişse de, ortalama altmış sayfada anlatmıştır. Anlatı zamandizinsel bir sıra izlemektedir. Geri dönüşlere çok az rastlanmaktadır; bu da yalnızca bilgi aktarmak içindir ve anlatı zamanına dönüş de çok çabuk olmaktadır.
Yazar, mekân ve kişi betimlemelerinde, duygu ve düşüncelerini aktarırken o kadar ayrıntıya giriyor ki haliyle öykü yavaş bir tempoda ilerliyor. Bunun böyle olması da öyküdeki gerilimi ortadan kaldırmıyor.
Maupassant, öyküsünü geçmiş zamanda anlatırken, genelleme söz konusu olunca aşağıdaki örneklerde olduğu gibi geniş zaman kullanmıştır:
“Normandiyalı bir tüccar zenginleştikçe, tavizler onun canını yakar; servetinin bir parçasının bile başkasının eline geçtiğini görmek ona çok büyük acı verir.”
“Bütün bir halkı, yıkılan evlerin altında ezen deprem; boğulan köylüleri, sığır ölüleriyle ve çatılardan düşen direklerle birlikte yuvarlayıp götüren taşkın bir ırmak ya da kendini savunanları kılıçtan geçiren, diğerlerini esir alıp götüren, Kılıç adına yağmalayan ve top sesiyle Tanrıya şükreden muzaffer bir ordu da, sonsuz adalete dair tüm inancı, bize öğretilen yukarıdakinin koruyuculuğuna ile insanoğlunun zekâsına olan tüm güveni aynı derecede sarsan felaketlerdir.”
Anlatı zamanıyla okuma zamanı arasında 131 yıllık bir fark olsa da Tombalak öyküsü temaları yönüyle hâlâ modernliğini korumaktadır. Kadınlar yine seks kurbanı; ikiyüzlülük, paranın gücü, çıkar, nüfuzunu kullanma, toplumsal önyargılar, insanın insanı aşağılaması ne yazık ki günümüzde de geçerli. İşte bu yönüyle öykü güzelliğini 131 yıl sonra da korumaya devam etmektedir.
Anlatıcı, tüm kahramanların duygu ve düşüncelerini, mazilerini, çeşitli zamanlarda olup bitenleri biliyor. Olaylar üzerine fikrini belirtiyor. Bu nedenle Tanrısal bakış açısı hâkimdir öyküye. Ayrıca öyküde anlatı eylemi ve anlatıcının sesini yükselttiği durumlar, bazen anlatılan olay kadar önemli bir yer tutuyor.
Maupassant kısa cümleler yanında çok uzun cümlelere de başvurmuştur. Bundan başka dil açısından da çok anlamlı sözcükler, ilginç benzetmeler, mitolojiye göndermeler de var öyküde ancak bunların bazılarının Türkçeye çevrilmesi oldukça güçtür:
Her şeyden önce kahramanın adındaki “suif” sözcüğü Fransızcada hem donyağı hem de skandal anlamına gelmektir. Tombalak’ın Alman subayı ile yatması öykünün sonunda diğer yolcuların gözünde bir skandaldır.
Öykü kahramanlarından şarap tüccarının adı Loiseau. Küçük bir yazım eksikliği dışında bu sözcük “kuş” anlamına gelmektedir. Loiseau tam anasının gözüdür. Hinoğluhinliğiyle meşhurdur. Bu durumu herkes de bilmektedir. Hatta bir gün vali konağındaki bir toplantıda, fabl, güfte ve yergileriyle tanınan Bay Tournel, uyuklayan kadınlara “Loiseau vole” oyununu oynayalım mı der. Bu söz herkesi güldürür ve bir ay boyunca da dillerden düşmez. Çünkü “vole” yüklemi iki anlamlıdır: Öznesi insan olursa “çalıyor”, kuş olursa “uçuyor” demektir.
Burjuva sınıfından olan Carré-Lamadon ailesiyle Bréville Kont ve Kontesi, diğerleri yemek yerken, bir hayat kadınının erzakından, karınları zil çaldığı halde, yemek istemezler ama dayanılmaz da bir işkence çekmektedirler. Yazar mitolojiye gönderme yaparak onların durumunu Tantalos(*)’unkine benzetir.
“Mavi üniformalı süvari subayları, en büyük ölüm aletlerini taş döşeli sokaklarda böbürlenerek sürüyorlardı…” cümlesinde olduğu gibi kılıç yerine “en büyük ölüm aleti” denilmektedir.
Bir yerde de “kar yağıyor” yerine “pamuk dökülüyor” cümlesi kullanılmaktadır.
Vermek istediği mesaj yönüyle de Maupassant, Fransız direnişini sınıfsal açıdan ele almıştır. Toplumun farklı sınıflarından temsilcilerin yapacağı yolculuk henüz başlamadan, zenginlerden biri şöyle der: “Rouen’a artık dönmeyeceğiz, Almanlar Le Havre’a yaklaşacak olursa oradan İngiltere’ye geçeceğiz!” Diğer zenginler de aynı karakterde olduklarından tasarladıkları da aynıdır. Çapkın, içki düşkünü ve Alman karşıtı cumhuriyetçi Cornudet, iş başa düşünce o da kaçmaktadır. Rahibelerse yaralı askerleri tedavi etmeye gidiyor.
Rouen’daki burjuvalar, ya işgalcilerle hemencecik kaynaşmışlar ya da bir başka yerde direnişe katılmak için değil de kendi çıkarları için kenti terk ediyorlar. Yalnızca Tombalak gerçek bir vatanseverdir. Öykü süresince de bu böyle vurgulanmıştır. Maruz kalacağı tehlike ne olursa olsun, kadın düşmanla barışa karşıdır. Rouen’da evindeki subaya saldırır, bu yüzden kenti terk etmek zorunda kalır. Handa vatan işgal altındayken bu iş yapılmaz diyerek Cornudet ile yatmaz. Sonra Alman subayını da reddeder. İşgalci bir komutanla yatmayı ülkesine ihanet ve gurur kırıcı bir davranış olarak görür ve sonuna kadar direnir. Hatta onun için, “İt oğlu it! Şerefsiz, pis herife, Prusyalı leş kargası” der. Oysa ulusalcı geçinen diğerleri rahat bir yolculuk yapabilmek için düşüncelerinden çabucak vazgeçebilmektedirler. Kadını ülkesini ve yol arkadaşlarını kurtarmak için Alman subayı ile yatması için ikna ederler. Ama bu kişiler, kurtulduktan sonra da onu hor görürler. Böylece yazar, gerçek yurtseverlerin sıradan insanların olduğunu vurgular.
Öyküde ahlaki değerler altüst oluyor: Kendilerini geleneksel değerlerin temsilcileri olarak gören insanlar ikiyüzlü davranışları nedeniyle kınanırken, ahlaksızlığın simgesi olarak kabul edilen hayat kadını, cömertlik, insanlık, kibarlık, hoşgörü, vatanseverlik gibi gerçek ahlaki değerlerin temsilcisi olarak gösteriliyor.
Sonuç olarak denilebilir ki Tombalak, insanoğluna yönelik müthiş bir eleştiridir. İnsanların amaçlarına ulaşabilmek için her yolun mubah görülebileceğini ne çabuk kabullendiklerini, birbirlerine karşı ne kadar zalim olabileceklerini gözler önüne sermektedir.

*Tantalos işkencesi:
Yunan mitolojisinde, Frigya Kralı Tantalos, Olympos Tanrılarının her şeyi bildiklerinden kuşku duyar. Denemek için de bir gün onları yemeğe davet eder ve oğlu Pelops’un etinden hazırlattığı yemeği onlara sunar. Ama Tanrıların gazabı büyük olur: Tantalos’u boğazına kadar bir nehre daldırırlar; ağzının hizasında da meyve yüklü dallar vardır. Kral, su içmek istediği zaman nehir çekiliverir. Acıkınca, meyve yemek ister ama bir rüzgâr çıkar ve dalları ondan uzaklaştırır.






ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ



OCAK 2012, 287. SAYI

26 Ekim 2011 Çarşamba

BAŞKANIN KOLTUĞU


Çağdaş Türk Dili’nin Temmuz 2011 sayısında yayımlanan “Başbakanın Koltuğu” öyküsünde Muzaffer İzgü, 23 Nisanda başbakanın koltuğuna oturacak ilköğretim öğrencisi Yunus’un ve diğer öykü kahramanlarının bu olay karşısındaki kişilik yansımalarını ele almıştır.
“Başbakanın Koltuğu”, yazar, anlatıcı ve ana kahramanın örtüştüğü bir öyküdür. Olay, ana kahramanın bakış açısından anlatılıyor. Ana kahramanı yönlendiren, ona yardımcı olan kişi çocuğun öğretmenidir. Zıt karakter ise başbakandır. Diğer kahramanlar da, okurun ana kahramanı tanımasına yardımcı olmaktadır.
Yunus, dokuz yaşında, sınıf birincisi, arkadaşlarıyla hiç kavga etmeyen, kimseye bağırıp çağırmayan, paltosunu ve önlüğünü dolabına asan ilköğretim üçüncü sınıf öğrencisidir. Bu bilgiler öykü içerisine serpiştirilmiş olup, birçok kişi tarafından veriliyor: Yunus’un üçüncü sınıfta ve dokuz yaşında olduğunu anneannesinden öğreniyoruz. Sınıf birincisi olduğunu bir öğrencinin, “Başbakan da sınıf birincisi miydi öğretmenim?” sorusundan çıkarıyoruz. Arkadaşlarıyla hiç kavga etmediğini, kimseye bağırıp çağırmadığını, paltosunu ve önlüğünü dolabına astığını da bizzat Yunus’un kendisinden duyuyoruz.
Okur, zıt karakter başbakan hakkındaki bilgileri ise Yunus ve başbakanın kendisinden öğreniyor.
“Ben başbakanı çok iyi biliyorum. Onu televizyonda konuşurken izliyorum, hiç gülmüyor, hep bağırıyor, kaşlarını çatıyor, sanki karşısındakiyle kavga ediyor…”
Başbakan ise başbakan hakkında şunları söylüyor: “Tamam Yunus” diyor, “şimdi sen başbakansın, ister asarsın, ister kesersin…”
Diğer kahramanlara gelince, onlar da Yunus’a verilen bu görevden kendilerine pay çıkarmak, gururlanmak ve övünmek istemektedir:
Anneanne, “Ay yavrum Yunusum, inşallah gerçek başbakan olursun” diye dua ediyor. Yunus’un televizyondaki görüntülerini banda alacak, onları Yunus’un çocuklarına gösterecek, “Bakın çocuklar, bakın, babanız başbakanken…” diyecek.
Yunus’un annesi, “Benim oğlum bana benzer, o kadar” diyerek bunu bir övünç vesilesi olarak görmektedir.
Okul müdürü, “ Aman çok dikkatli ol Yunus, haydi bakalım okulumuzun yüzünü kara çıkarma” diye tembihliyor.
Yunus’un öğretmeni sözleri ve davranışıyla öğrencisini sakinleştirmeye ve ona yol yordam göstermeye çalışmaktadır.
Ama gerek müdür gerekse öğretmen, yönetimin baskısını üzerlerinde hissediyor olmalı ki her ikisi de aşağı yukarı aynı cümleleri yineliyor: “Başbakan ne derse yap… Başbakanı dinleyeceksin, senden ne isterse yapacaksın…”
Öykünün giriş bölümü ile sonuç bölümü arasındaki uyum da oldukça hoştur. Başlangıçta başbakanın koltuğuna oturacak bir çocuktan söz ediliyor. Sonuçtaysa aynı çocuk, başbakanlıktan koşarak dışarı çıkıyor. Okur, çocuğun başbakanla ne konuşacağını, ondan neler isteyeceğini merak ederken beklenmedik bir sonla karşılaşıyor. Giriş ile sonuç arasındaki bu uyum, öykünün mimarisinde tutarlılığın kanıtıdır; yazar için de duygu ve düşüncülerini, dünya görüşünü açıklayabilmesi bakımından ayrıcalıklı bir araçtır. Muzaffer İzgü, ta ilk cümleden itibaren sorun ya da sorunları ortaya koymaya başlamış, öykünün sonuç bölümünde de çözüm getirmiştir. Sonucun başlangıçla hangi yollarla, hangi değişimler aracılığıyla farklılaştığını büyük bir ustalıkla göstermiştir.
Oldukça yalın, dokuz yaşındaki bir çocuğa yakışan bir dil kullanılmış. Ara sıra da onun bilemediği deyimle alay edilmiştir. Müdür, “ Okulumuzun yüzünü kara çıkarma” deyince, Yunus kendi kendine, “Okulumuzun yüzünün kararması ne demek? Okulumuzun yüzü var mı ki,” demiştir. Ayrıca “Çişim mi var?”, “Ya başbakan bana, ‘haydi zeybek oyunu oyna bakalım Yunus’ derse ne yapacağım?”, “Haydi yavrum Yunus Başbakan, şuradan bize iki acılı Adana söyle” cümleleri ile “ay”, “amanın”, “oh”, “uuuu”, “uf”, “ah”, “hıh” gibi ünlemler öyküye ayrı bir tat vermektedir.
Öyküde birkaç gün süren olay, zamandizinsel sıra izlemektedir. Anlatı zamanındaysa geriye dönüşler, ileriye sıçrayışlar bolca kullanılmıştır. Şimdiki zamanla başlayan öykü, bir bakmışsınız gelecek zamanla devam ediyor, derken geçmiş zamana kayıvermiş. Bu geçişler, bir izlek ve anlam bütünlüğü çerçevesinde olduğu için de okuru rahatsız etmiyor, tam tersine öykünün mizah özelliğini pekiştiriyor. Ayrıca gidişgelişler uzun sürmediği için de öykü, temposundan hiçbir şey kaybetmiyor.
Birkaç günlük bir olay, üç sayfada anlatılmış. Anlatının kompozisyonuna baktığımızda, neredeyse iki sayfası öykünün giriş bölümünü oluşturuyor ve başlangıç durumunu ele alıyor ayrıca sonuç hakkında gizli gizli ipuçları veriyor. Gelişme bölümü, geriye kalan tek sayfanın yarısında başlıyor. Konuklar başbakanlıktan gelen özel bir araçla yola çıkıyorlar. Yunus, başbakan ile tanışıyor. Onun koltuğuna oturuyor. Başbakanın, “Şimdi artık sen başbakansın, ister asarsın, ister kesersin…” cümlesi çocuğun aklını başından alıyor. “Amanın işte, aklıma gelen başıma geldi,” cümlesiyle gerilim başlıyor. Çocuğun koltuktan fırlayıverip, “Ben asamam öğretmenim, ben kesemem öğretmenim! Buraya asanlar, kesenler otursun öğretmenim!” demesiyle de beklenmedik bir şekilde sona eriyor öykü.
Yunus’un başbakanlığa girmesiyle mekân daralmaya başlıyor; “Eh artık, ben yürüyor muyum, yoksa uçuyor muyum, bilemiyorum” cümlesinden de anlaşılacağı gibi kapalı mekân çocuğu heyecanlandırıyor. Dar ve kapalı mekân aynı zamanda “Çişim mi var?” “Yok, yok…” “Uzanan kimin eli? Ay, ay, ay…” “başbakanın eli…” gibi kısa kısa cümlelerle dilde de gözlemleniyor. Ancak Yunus koltuktan fırlayıp, geniş mekâna çıkınca rahatlıyor ve “Ay, ben başbakanlık koridorlarını biliyormuşum be…” “İki dakika sonra bahçedeydim. Kapıya doğru koşuyordum” cümlelerinde de görüldüğü gibi rahatlama artık dilde de kendini duyumsatıyor.
Muzaffer İzgü olayı anlatırken neden sonuç ilişkisine girmemiştir. Soruna çözüm de getirmemiş, yalnızca olup biteni okurun gözleri önüne sermiştir. Bunu yaparken de ne aşağılayan bir tutum ne de yol gösterici bir yaklaşım izlemiştir. O yalnızca, çağına toplumsal ve politik açıdan tanıklık etmiş, öykü kişilerinin duygu ve düşüncelerini hatta edimlerini gözler önüne sermiştir. Yazar özel bir çaba sarf etmemiş ama yine de okuru düşündürüp şaşırtmıştır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: “Başbakanın Koltuğu”, okunması ve okutulması gereken bir öyküdür.
Çağdaş Türk Dili
EKİM 2011, 284. SAYI

9 Ekim 2011 Pazar

MERSİN (SONSES) - Anamur'da, sanatında 40. yılını geride bırakan ünlü yazar Osman Şahin'le söyleşi düzenlendi.


Eğitim-Sen Anamur Şubesi tarafından düzenlenen söyleşiye gazeteci-yazar Güngör Türkeli, öykü yazarı Mustafa Yalçıner, Kütüphaneler Genel Müdürlüğü'nden emekli Gökçin Yalçın, sendika üyeleri ve davetliler katıldı.
Söyleşi'de Türkeli, Yalçıner ve Yalçın, yazar Şahin'in hayatını, sanatçı kişiliğini ve edebi özelliklerini anlattı.
Gökçin Yalçın, Anamur'da Osman Şahin sinema günleri düzenlenerek Şahin'in eserlerinden sinemaya uyarlanmış filmlerin gösterilmesi önerisinde bulundu.
Bu öneriyi olumlu karşılayan Eğitim-Sen Anamur Şubesi Temsilcisi Mustafa Bakır, bu konuda gerekli girişimlerde bulunacaklarını söyledi.
Daha sonra söz alan Osman Şahin, Ahmed Arif'in ''Anadolu?yum ben'' adlı şirini okuyarak başladığı konuşmasında şunları kaydetti:
''Çocukluğum benim zenginliğimdir. Sıfırın altından başlamak bazen iyidir. Her şeye yeniden başlıyorsunuz. 10 yaşında köy enstitüsüne gittiğimde kaç numara ayakkabı giyiyorsun diye soruldu ne diyeceğimi bilemedim. Ben o zamana kadar bir insanın ayağının numarası olacağını bilmiyordum. Çünkü ben o zamana kadar yalın ayaktım. Bunları acındırmak için anlatmıyorum. Bir çağdaş Alman yazar 'bir yazarın çocukluğu onun baka kasasıdır' diyor.''
Şahin, Bulgaristan'ın Rusçuk kenti doğumlu Elias Canetti ve birçok Türk yazarın söylediği ''yazarın sanatı kendi ülkesinin acıları üstünde yükselmelidir'' sözünden etkilendiğini belirterek, ''Kendi ülkesinin acısını görmeyen bir sanatçı sanatçı sayılmaz. Kalemini satmış sanatçı zaten sanatçı değildir. Bir yazar dünyada nereyi iyi biliyorsa orayı yazmalıdır. Bugün en büyük romancılara baktığımızda onlarında en iyi bildikleri yerleri yazdıklarını görürüz'' dedi.
''Karacaoğlan'a Yunus'a sahip olmak bizim şansımız ve zenginliğimiz'' diyen Osman Şahin, 17 yaşında öğretmelik yapmak için gittiği Güneydoğu'da gördükleri ve yaşadıklarının kendini yazar yaptığını belirterek, ''Fırat'ın kıyısında yaşadıklarım beni yazar yaptı'' diye konuştu.



08.10.2011 - 11:15


8 Ekim 2011 Cumartesi

OSMAN ŞAHİN İLE ANAMUR'DA

Takvim yaprakları 6 Ekim 2011 Perşembe’yi gösteriyor. Yazar Osman Şahin, Mersin’den Aydıncık’a gelecek. Eşimle onu bekliyoruz, emekli felsefe öğretmeni İhsan Sezer de yanımızda. Öğleye doğru geliyor Osman Şahin, yüzü hep güleç. “Canım kardeşim” diyerek sarılıyoruz birbirimize. Öykü yazarı Nazmi Bayrı da iniyor arabadan, kucaklaşıyoruz.Biraz dinlendikten sonra limana gidiyoruz Kelenderis Mozaiğini görmek için.
Öğle yemeğinden sonra da yola düşüyoruz Anamur’a gitmek üzere.
Osman Şahin’in 40. sanat yılı vesilesiyle 4 Ekim’de Adana’da, 5 Ekim’de Mersin’de etkinlikler düzenlenmişti. 6 Ekim akşamı da Anamur Eğitim-Sen Temsilciliği’nde bir söyleşi yapacağız.
Nazmi Bayrı, İhsan Bey’in arabasına biniyor. Osman Şahin benim arabamda. Yoğun bir sohbet. Ne hızlı geçiyor zaman, ne çabuk bitiyor kıvrım kıvrım yollar!
Anamur’da Esya otele iniyoruz. Otelin sahibi Yakup Uygunkubaş, eşi, kızı, oğlu hepsi candan davranıyor. Evimizde gibi duyumsuyoruz kendimizi. Gazeteci yazar Güngör Türkeli karşılıyor bizi orada. Daha sonra şair Muhammet Güzel ile şair Murat Koçak da katılıyor aramıza.
Akşam yemeğinden sonra söyleşi yerine ulaşıyoruz. Eski Kütüphaneler Genel Müdürü Gökçin Yalçın bizden önce gelmiş Eğitim-Sen’e. Salon dolmuş, ilgi yoğun.
Konuşmacılar olarak alıyoruz yerlerimizi. Konuşmaya Güngör Türkeli başlıyor. Gökçin Yalçın’ın konuşmasıyla sürüyor toplantı. Ve sıra bana gelince ben de yapıyorum konuşmamı.

Değerli Konuklar,
Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bu etkinliği düzenleyen Anamur Eğitim-Sen temsilciliğine ve düzenlenmesinde emeği geçen dostlara şükranlarımı sunuyorum. Toplantının baş konuğu, değerli yazarımız, ustam Osman Şahin’e de hoş geldin diyor, kendisini yürek yükü sevgiyle kucaklıyorum.
Osman Şahin benim öykü ustamdır. Beni öyküye o özendirdi. Çıktığım öykü yolculuğunda da hiç yalnız bırakmadı, desteğini asla esirgemedi. “Sümbül Gölü” adlı öykü kitabımın isim babası oldu, tanıtım yazısını yazdı.
40. sanat yılını kutlama etkinliğinde ustamla yan yana olmak, bana gurur ve heyecan veriyor. Heyecanlanıyorum çünkü çırağın ustası hakkında, hem de onun yanında konuşması zor zanaat. Yalnızca bu değil, doktora tezlerine konu olacak bir yazarı 20/25 dakikaya sığdırarak, onunla ilgili damıtılmış bilgiler sunmak da kolay değil.
Evet, Değerli Dostlar!
Zamanımız sınırlı olduğu için ben sizlere kısaca ustamın yaşamöyküsünden, edebi kişiliğinden ve öykücülüğünden söz edeceğim.
Osman Şahin, Mersin Aslanköy’de bir kuzlukta doğar. On üç çocuklu, yoksul bir Yörük ailesinde geçer ilk çocukluğu. Fistanlı, yalınayak, başıkabak, kaybolursa çabuk bulunsun diye de boynuna asılmış bir çanla dolaşıp durur kıl çadırın çevresinde.
Beş yaşlarındayken yılan sokar Osman’ı. Ne yol ne araba ne de para vardır hastaneye götürmek için. Kızgın demirle dağlarlar yılanın soktuğu yeri. Sütle temizlerler yarasını.
Okula başlar Osman. Çıra ışığında, senit üzerinde ders çalışır. Boş zamanlarında da oğlak güder.
İlkokulu bitirince sınava girer ve Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsünü kazanır. Nasırlı ayakları ilk kez çorap ve ayakkabıyla tanışır. Osman Şahin de insan ayağının bir numarası olduğunu burada öğrenir.
“İkinci doğum yerim” dediği köy enstitüsünü bitirerek, soran, soruşturan, aydınlanmacı bir öğretmen olur. Daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünü bitirip, spor öğretmenliği yapar çeşitli illerde.
Derken yazar olur; 30 kadar kitabın, bir o kadar da senaryonun altına imzasını atar. Öykücü ve senarist olarak da ödül üstüne ödül alır 15’i öykülerden, 35’i filmlerden. Öyküleri yabancı dillere çevrilir. “Obruk Bekçisi” öyküsünü ben de Fransızcaya çevirdim ve bir öykü antolojisinde yer aldı. Daha sonra da “Son Yörük” ü çevirdim Fransızcaya.
25’e yakın öyküsü filmleştirilir: Züğürt Ağa/ Kızgın Toprak/ Firar/ Kurbağalar/ Avcı/ Tomruk/ Kibar Feyzo/ Fırat’ın Cinleri/ Yağmurdan Sonra/ bu filmlerden bazılarıdır.
Osman Şahin’in edebi kişiliğine gelince, o toplumcu gerçekçi bir yazardır ve her şeye eleştirel bakar. Onun öykülerinin görünmeyen yüzünde devletin, düzenin, insanın eleştirisi vardır. Devlet varlığını gerektiği gibi duyumsatmadığı zaman, şeyhin, ağanın dediği yasa, yaptığı töre olur. Bu durumda da onların emrindeki insanlar bir türlü yurttaş olamaz hep kul kalır. Topraksızlığı, yoksulluğu, sömürülmeyi, cehaleti yazgı olarak kabullenir. Böyle olunca da mutluluğu öteki dünyada aramaya kalkar.
Ülke sorunlarına duyarsız kalamayan Osman Şahin, yapıtlarında feodal yapının, törenin, geleneğin esiri olmuş, ezilmiş, acı çeken insanı anlatır.
Osman şahin, gözlemci gerçekçilikten beslenen bir yazardır. Öğretmen olarak atandığı Doğu ve Güneydoğu’da, gözlemlediklerinden, yaşadıklarından ve duyduklarından müthiş öyküler çıkarmıştır. Ayrıca 1978 yılındaki bir roman eleştirisi yüzünden hakkında açılan davada 12 Eylül Döneminde 18 aya mahkûm olur. Hapishanede yaşadıklarından, gözlemlerinden diğer mahkûmlardan duyduklarından oluşan öyküler yer alır “Kolları Bağlı Doğan”da. Bu kitap tam bir 12 Eylül belgeseli tam bir hapishane edebiyatıdır. “Firar” buradaki bir öyküden filme alınmıştır.
Evet, değerli edebiyatseverler!
İnsandan, yaşamdan, gerçekten kopuk bir edebiyat anlayışına karşı olan Osman şahin, adını duyurduğu “Kırmızı Yel”den son öykü kitabı “Darağacı Avı”na kadar toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışından, hiçbir zaman ödün vermemiş, başkalarının istediklerini değil kendi içinden gelenleri yazmış, kalemini satmamış, her koşulda dimdik durmasını bilmiş, Atatürkçü bir yazardır.
Romanları, araştırma yazıları, röportajları da olan Osman Şahin daha çok öykücü olarak tanınır. Öykücülüğü hakkında da kısaca şunları söyleyebiliriz:
Osman Şahin olay öykücüsüdür; ancak olay onun için bir amaç değil insanı ve yaşamı sorgulamak, insanın insanla ve doğayla ilişkilerini sergilemek için bir araçtır. Osman Şahin, olayı anlatırken olay karşısında insanın kişilik yansımalarını gözler önüne serer, olayın geçtiği yöredeki ekonomik ve toplumsal yapıyı, namus ve töre kavramını, kadın erkek ilişlilerini, insanların duygu ve davranışlarını etkileyen, biçimleyen, yönlendiren koşulları eleştirel bir bakışla ele alır. Yazarımız, okurlarına yoğun bir şok yaşatmak, akıllarını bulandırmak, yüreklerini titretmek için de olaydan yararlanır.
Olay, kısa bir zaman diliminde olup biter; öyle haftalara, aylara, yıllara giden, bir ömür içeren konular ele alınmaz. Dolayısıyla Osman Şahin’in öykülerinde zaman da mekân da sınırlıdır.
“Yazar, en iyi nereyi ve neyi biliyorsa onu yazar” diyen Şahin’in ilk öykülerinde olay, kişi ve mekân Doğu’ya aittir. Sınıf arkadaşı Adnan Binyazar, Osman Şahin’e “ Sen aslına dön, Toroslar’ı anlat, nasıl olsa Doğu’yu anlatan var” deyince de Şahin kendi yöresini yazmaya başlar ama yine de bırakmamıştır Doğu’yu. Doğu’yu anlatan yazarlardan farkı ise, Osman şahin’in olay ve kişilere daha insanca bakmış, daha insanca yaklaşmış olmasıdır.
Osman Şahin’in çocukluk yılları Toroslar’da geçmiştir. Çocukluğunda yaşadıklarından, duyduklarından ya da daha sonraları kendisine anlatılan olaylardan müthiş öyküler yaratmıştır. Dört kuşak geri dedesi Çolak Osman Ağa efsanelerinden çok güzel öyküler avlamıştır. Yazarımız her iki bölgeyi de çok iyi tanıdığından, öykülerinde ikisinden de asla vazgeçememiştir.
Öykülerinin kurgusu oldukça sağlamdır. Giriş ile sonuç arasında gayet güzel bir uyum vardır. Öykü mimarı Osman Şahin, okuru etkilemesini çok iyi bilir. Onu öykünün içine çekmek, heyecanlandırmak, merak ettirmek, öyküyü bırakmasına izin vermemek onun en önemli özelliklerinden biridir. Onun öykülerinde müthiş bir gerilim, zaman zaman hızlı bir tempo dikkat çeker.
Ayrıca okur çoğu kez onun öykülerinde, öykü içinde öyküyle karşılaşır: Geri dönüşlerle öykü kahramanları ya da olayla ilgili çok çarpıcı kısa bilgiler verir. Verdiği o birkaç cümlelik bilgi, bir bakmışsınız bir başka zaman kocaman bir öykü olup çıkmıştır. “Ölüm Oyunu” öyküsü buna açık seçik bir örnektir: İdris, babasının katili Hamit’i ormanda kıstırıp öldürür, cesedini de bozulup kokuncaya, kurtlanıncaya kadar ayaklarından asılı bırakır ağaçta. Osman Şahin’in “Ölüm Oyunları” adlı öykü kitabı 2002’de çıkmıştı. Sekiz yıl sonra çıkan “Darağacı Avı”, işte o öyküde geçen üç cümlelik bilginin tam yirmi yedi sayfada anlatılmış biçimidir.
İdris’i kovalayan kardeşlerin babası da onun babasını kan davası nedeniyle pusuya düşürerek değirmende öldürmüş, cesedini taşa bağlayarak saatlerce döndürmüş, kurbanına eziyet etmiş. Kim bilir, bir gün bir bakarsınız Osman Şahin, bu kısacık bilgiden de müthiş bir öykü çıkarır.
Dil konusunda çok titizdir, Osman Şahin. “Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır” der.
Türkçenin sunduğu olanaklardan çok iyi yararlanan, sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle seçip kullanan Osman Şahin, konuşma dilinden uzak, düzgün, temiz, anlaşılır, akıcı, şiirsel bir öykü dili kullanır. Çıplak ve düz bir anlatım yerine betimlemelere, imgelere, simgelere, çağrışımlara başvurur. Olayın geçtiği bölgeye özgü sözcük ve deyimlerden de yararlanmasını bilir. Okur da bu öykülerde belki de ömründe ilk kez duyduğu “Ağız içinde dil gibi”, “Ağzı kör olasıca”, “Dağın başındaki su kimseye ait değildir” gibi sözcük ve sözcük öbekleriyle, deyim ve atasözleriyle karşılaşır.
Değerli Dostlar!
Konusuyla, kurgusuyla, mesajıyla, diliyle kırk yıldan beri yazınımıza birbirinden değerli yapıtlar kazandıran ustam Osman Şahin’in 40. sanat yılını en içten duygularımla bir kez daha kutluyor, kendisine saygılarımı sunuyorum. Sizlere de dikkat ve sabrınız için teşekkür ediyorum.
En son Osman Şahin konuşuyor ve soruları yanıtlıyor.

10 Mayıs 2011 Salı

YALÇINER'E ÖZEL ÖDÜL!

Antalya Güncel Sanat Dergisi tarafından düzenlenen Kısa Öykü ve Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması sonucunda, öykü bölümünde Aydıncıklı yazar Mustafa Yalçıner ’’Akdeniz Özel Ödülü’’ aldı.

Mustafa Yalçıner, yaptığı açıklamada, Güncel Sanat Dergisi'nin düzenlediği, Kısa Öykü ve Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması'nın öykü bölümüne ''Sabrın Bedeli'' adlı öyküyle katıldığını belirtti.

Yalçıner, şunları kaydetti:

''Bir Akdenizli olarak Akdeniz Öykü Ödülü almaktan onur duydum. Güncel Sanat Dergisi ile TED Alanya Koleji tarafından Alanya'da düzenlenen Alanyalı Halk Ozanı Kaygusuz Abdal Sempozyumu ve Ödül Töreni'ne davet edildim. Akdeniz Özel Ödülü’ne layık görüldüğüm için mutluluk duyuyorum.''


9 Mayıs 2011 Pazartesi

SABRIN BEDELİ, AKDENİZ ÖYKÜ ÖDÜLÜ ALDI




“Kaygusuz Abdal Öykü Yarışması (2011) Akdeniz Öykü Ödülü, “Sabrın Bedeli” adlı öyküme verildi. Güncel Sanat Dergisi ile TED Alanya Koleji tarafından 4-5 Mayıs 2011 tarihleri arasında Alanya’da düzenlenen Alanyalı Halk Ozanı Kaygusuz Abdal Sempozyumu ve Ödül Töreni’ne davet edildim. 4 Mayıs 2011 tarihinde Alanya Ticaret ve Sanayi Odası’nda düzenlenen, çok sayıda yazar, şair, öğrenci ve davetlinin katıldığı tören sırasında, öykümün teması ve vermek istediği mesajı hakkında bir konuşma yaptım. Ardından da TED Alanya Kolejinden iki öğrenci öykümü seslendirdi. TED Alanya Koleji Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Hulki Çakıcı plaketimi verdi. Güncel Sanat Dergisi de kitap seti hediye etti ve kazandı belgesi verdi.
Güncel Sanat Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2011 sayısında da, benimle yapılan röportaj ile ödül alan öyküm “Sabrın Bedeli” yayımlandı.


AYRINTILI BİLGİ İÇİN

22 Şubat 2011 Salı

ÖYKÜLERİMDE MEKÂN: TAŞELİ YÖRESİ



Mekân için öyküdeki olayın geçtiği yerin fotoğrafı diyebiliriz. Bu fotoğrafta görülen her şey, mekânla ilgilidir. Ama öyküde, mekânı oluşturan öğelerin tümü, fotoğrafta olduğu gibi, bir anda görülmez. Mekânla ilgili bilgiler, okurun karşısına okuma süresince çıkar.

Öyküde mekân, olay ve kahraman için gerekli bir coğrafyadır. Bu coğrafya, fizikî olduğu kadar da beşerîdir ve olayın geçtiği yörenin doğası, bitki örtüsü, iklimi, insanlarının yaşantıları, gelenek ve görenekleri hakkında, az da olsa bilgiler içerir. Verilen bu bilgiler de, okurun öykü kahramanını tanımasına, davranışının nedenini anlamasına yardımcı olur. Emile Zola’nın da dediği gibi, “Kişi mekânından ayrı düşünülemez; elbisesi, evi, yaşadığı köy ya da kasaba hatta bölgesi onun davranışını etkiler.”

Ayrıca öykü kahramanının kişiliğini biçimlendiren, davranışlarını yönlendiren sosyopolitik yapı da, mekân yardımıyla anlaşılır.

Mekân genelde yazarın daha önceden yaşadığı, fotoğrafını çekip belleğine yerleştirdiği ya da hayalinde canlandırdığı yerlerdir. Bu mekânda geçen yer adları, bitki ve hayvan varlığı, insanların giyim kuşamı, kullanılan dil, okuru belli bir bölgeye ya da kente götürür. Ama şurası da unutulmamalıdır ki yazar, anlattığı yerden bazı öğeleri çıkarır ya da mantıklı olmak kaydıyla oraya bazı unsurları da ekleyebilir. Bu nedenle anlatılan yer ile kurgulanan mekân birebir örtüşmeyebilir. Bu nedenle öykünün mekânı anlatılan coğrafya hakkında gerçek bir belge olarak görülmemelidir.

Benim öykülerimde mekân, Taşeli yöresidir. Öykülerimin büyük bir kısmında konu bu yöreden devşirildiğinden, kişiler de yöre insanlarıdır.

Orta Toroslar’da yer alan Taşeli, adından da anlaşılacağı gibi taşın bol olduğu yer anlamına gelir. Bir başka deyişle toprak azdır oralarda. Ormanlar yakılıp tarla haline getirilmiştir. Tarım ve hayvancılık tek geçim kaynağıdır. Halkın büyük çoğunluğu yoksuldur. Bu yoksulluğu yenmenin yolu da ya okumak ya da büyük bir kente göçmektir.

Taşeli, Yörük yurdudur. Yörede konargöçer Sarıkeçili Yörükleri yaşamaktadır. Bu insanlar, keçileriyle, develeriyle yaya olarak, ilkyazda yaylalara, havaların soğumaya başlamasıyla da sahile yakın yerlere göçerler. Ormanda, kıl çadırda yaşayan Yörüklere bir dokunsanız bin “ah!” işitirsiniz.

Yine Taşeli, Müslümanlarla Hıristiyanların Mübadeleye kadar birlikte, kardeşçe yaşamış olduğu yöredir. Ezan ve çan sesleri yıllarca birbirine karışmıştır. İki toplumun bireyleri arasındaki aşklar yaşanmıştır.

Sonra çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş olan Orta Toroslar, tarih kokar, mitoloji kokar, varoluş öyküsüne sahip onlarca bitki barındırır bağrında. Örneğin Adonis, murt, mersin ya da hambeles’ten doğmuştur. Adonis’in kanından meydana gelen dağlaleleri kızartır Taşeli topraklarını. Meşe, defne, servi, anemon, sümbül söz konusu olunca, Apollon’u, hyakinthos’u, Afrodit’i, Adonis’i görür gibi olur insan oralarda.

Okurlarım, öykülerimde Taşeli’nde gezinir. Halkın geçim sıkıntısına, köyden kente göçün sonuçlarına, hayvancılığın tükenişine, bencilleşmeye, çeşitli baskılara, yabancılaşmaya, kaybedilen değerlere, Sarıkeçili Yörüklerinin sorunlarına da tanık olur.

Öykülerimi avladığım Taşeli, benim için bir sevdadır. Taşeli yöresi ozanlarından Karacaoğlan’ın bir dizesiyle noktalayalım konuyu da.

“Arılar da konmaz oldu pürene
Şükür olsun bu sevdayı verene”

30 Aralık 2010 Perşembe

Mustafa B.Yalçıner Aalen-Antakya Kültür Derneği Etkinliği'nde

ŞAİR BULUT'A ANMA...




Antakya-Aalen Derneği girişim ile geçtiğimiz hafta sonunda ilimizde 25 yıl önce hayatını kaybeden ünlü şair-yazar Abdulkadir Bulut saygıyla anıldı. Cumartesi günü Ticaret Odası salonunda bir grup şair, edebiyat ve yazar dostunun katıldığı etkinliğe katılmak üzere ilimize gelen şair-yazar “Mustafa Yalçıner, Saadet Bilir ile Ali Bilir” görüşlerini duygularını izlenimlerin aktardılar. Yazarların kitaplarını da imzaladığı ve katılımcılarla paylaştığı dernek üyesi Gülnaz Nurlu'nun moderatörlüğünde gerçekleşen etkinliğin girişimini yapan dernek başkanı Mehmet Karasu, bu tür etkinliklerini devam edeceğini duyurdu.

http://www.antakya.com/index.php?option=com_content&view=article&id=3496:aalen-antakya-dernei-etkinlii&catid=39:gundem 21 Aralık 2010, Salı

ŞAİR VE YAZAR ABDÜLKADİR BULUT ÖLÜMÜNÜN 25.YILINDA
ETKİNLİKLERLE ANILDI
Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Şubesi ve Aalen Antakya Kültür Derneği'nin birlikte düzenledikleri etkinlikte şair ve yazar Abdülkadir Bulut'u ölümünün 25. yıl dönümünde andılar. 

Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Toplantı Salonu'nda düzenlenen anma etkinliğinde Yazar Mustafa Yalçıner ''öyküde mekan'' Saadet Bilir ve Ali Bilir de şair ve yazar Bulut'un yaşamı, yazarlığı ve edebiyata katkıları hakkında bilgiler verdi.

1943 yılında Mersin'in Anamur ilçesinde doğan Abdülkadir Bulut, ilk ve ortaokulu Anamur'da bitirdikten sonra Akşehir Öğretmen Okulu'na girdi ve bu okuldan 1961 yılında mezun oldu. Anamur, Hatay'ın Kırıkhan ilçesi ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. 8 Ağustos 1985 günü Silifke'den Anamur'a giderken dolmuş minibüsün kapısının açılmasıyla araçtan düşerek hayatını kaybetti.

Bulut, Milliyet Sanat Dergisi'nin açtığı ''1974'ün En Başarılı Genç Şairi'' yarışmasında ''1974'ün övgüye değer şairlerinden'' birisi olarak ödül almıştı.

http://www.hatayrehberim.org/haberler-2374-1-Kultur_Sanat_SAIR_VE_YAZAR_ABDULKADIR_BULUT_OLUMUNUN_25_YILINDA_ETKINLIKLERLE_ANILDI.html 18.12.2010



ABDÜLKADİR BULUT'U ANMA ETKİNLİĞİ




Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Şubesi ile Aalen Antakya Kültür Derneği; ölümünün 25. yıl dönümü nedeni ile “Abdulkadir Bulut’u anma etkinliği” düzenledi.

Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Şubesi ile Aalen Antakya Kültür Derneği Başkanı Mehmet Karasu, öğretmenlerin örgütlenmesine büyük katkılar sağlayan Yazar Abdulkadir Bulut’un yeteri kadar tanıtılamadığını belitti. Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu’nda düzenlenen Abdulkadir Bulut’u anma etkinliğinde yapılan söyleşiye Yazar Mustafa B. Yalçıner, Yazar F. Saadet Bilir ve Yazar Ali F. Bilir konuşmacı olarak katıldılar.

Düzenlenen söyleşide Yazar Mustafa B. Yalçıner, öyküde mekan ve kendi öykülerine mekan oluşturan Taşeli Yöresi hakkında bilgi verirken, Yazar F. Saadet Bilir ile Yazar Ali F. Bilir Abdulkadir Bulut’un hayatı ve yazarlığı hakkında bilgi verdiler.

13 Ekim 2010 Çarşamba

YAZILARIMDAN BAZILARI

SABAHATTİN ALİ’NİN
DEĞİRMEN ÖYKÜSÜNDE MEKÂN
Mustafa B. YALÇINER

Öyküde mekân, yazar tarafından kurgulanmış, olay ve kahraman için gerekli bir coğrafyadır. Bu coğrafya, fizikî olduğu kadar da beşerîdir ve yüzey şekilleri, bitki örtüsü, iklimi, insanları, onların davranışları, yaşantıları, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler verir. Bu coğrafyada geçen yer adları, bitki ve hayvan türleri, insanların giyim kuşamıyla kullandığı dil okuyucuyu belli bir bölgeye hatta bir kente ya da köye götürebilir. Ancak yazarın yarattığı ile okuyucunun bildiği coğrafya örtüşmeyebilir. Yazar bilinen coğrafyadan bazı öğeleri alabilir ya da tutarlı olmak koşuluyla orada bulunmayanları da ekleyebilir. Dolayısıyla yazarın yarattığı mekân, okuyucunun bildiği mekândan farklı olabilir.

Öyküde mekân, genellikle dış yaklaşımla incelmiştir. Bir başka deyişle mekân öykünün dışında tutulmuş, ona tarihi, coğrafik ve sosyolojik açıdan bakılmıştır. Öykünün geçtiği yer ile yazarın yaşamı arasındaki ilişkiler, benzerlikler araştırılmış ve mekân, olayın geçtiği coğrafya hakkında çeşitli bilgiler içeren bir doküman olarak ele alınmıştır.

Oysa mekâna iç yaklaşımla bakılırsa, görülecektir ki onun öyküde yapıcı bir işlevi vardır. Mekânla ilgili bütün bilgiler, okurun öykü kahramanı tanımasına, onun duygularını, ruh halini belki de sırlarını öğrenmesine yardımcı olur. Mekândaki açık/kapalı; alçak/yüksek; yatay/dikey karşıtlıklar, kişilerin hareket alanı yani inişler çıkışlar, bulundukları yerin darlığı ya da genişliği, hava durumu, olay zamanında (gece/gündüz; yaz/kış) kullanılan imgelerin bir anlamı vardır. Bu bakımdan öykünün anlamının kavrandığı yerdir, mekân. O, bir eğretileme sanatıdır. Dolayısıyla bir belge olarak görülmemelidir.

Emile Zola, “Kişi mekânından ayrı düşünülemez; elbisesi, evi, yaşadığı köy ya da kasaba hatta bölgesi etkiler onun davranışını” demiştir. Kahramanın davranışı, iç dünyası, işte bu mekân yardımıyla anlaşılır. Betimlenen çevre, okuyucunun dikkatini kahramanın kişiliğine çeker ve olaya bir sahne olmaktan öte öykünün mesajının anlaşılmasına yardımcı olur. İklim, mevsim, gece, gündüz kısacası sahnenin dekorunu oluşturan her şey, okuyucunun, tanık olduğu söz ve hareketlerin gücünü ve anlamını yakalamasına yardımcı olur.

Mekân, zaman, olay ve kişiler gibi, öykü sisteminin bir parçasıdır. Bu dört öğe, sistem içerisinde aynı düzeydedir ve aralarında yatay bir ilişki vardır. Dolayısıyla mekân diğer öğeleri etkilediği gibi onlardan da etkilenir. Ayrıca öyküde egemen durumunda olan, öykünün anlamı, vermek istediği mesajı, yazılma nedeni diyebileceğimiz öykünün düzenleyici merkezine de doğrudan doğruya dikey bir ilişki ile bağlıdır. Bazı öykülerde mekânın öykünün düzenleyici merkeziyle tematik ilişki içerisinde olduğunu da görürüz.

Şimdi böyle bir yaklaşımla Sabahattin Ali’nin Değirmen adlı öyküsünde mekânı incelemeye çalışalım:

Değirmen, bir aşk öyküsüdür. Aşk ise öykünün başlarında şöyle tanımlanır: “Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu? … Aşk sana bunları yaptırabiliyor mu? İşte o zaman sana seviyorsun derim…”

Aynı sayfada bir başka cümleyle de pekiştirilir bu sav: “Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun…”

Öykü bir aşk tanımıyla da son bulur: “Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül edemeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”

Değirmen’in düzenleyici merkezi, işte bu tümcelerle kendini gün ışığına çıkarmaktadır. Öykü bu merkezden hareketle kurgulanmış, görev dağılımı da buna göre yapılmıştır.

Öykünün erkek kahramanı, yağız tenli, kara saçlı, kara gözlü, geniş omuzlu Atmaca, öğrenim görmüş, nota bilen, konaklarda klarnet çalmış bir Çingene delikanlısıdır. Peşinden onlarca güzel kadın ya da kız koşmuş olmasına karşın hiçbirine dönüp bakmamıştır. İlkbaharda (“… -karların erimeye başladığı meysimdeydi-…”) Atmaca, bir değirmenci kızına sevdalanır. Bu köylü kızı, küçükken sağ kolunu değirmenin çarkına kaptırmış, ihtiyar babasıyla yaşamaktadır. Düğünlere gidip oynamamış, taydaşları derede yüzerken, onlara katılmamış, sürekli ayıbını saklamaya çalışmış. Aslında değirmencinin kızı da sevmektedir Atmaca’yı ama tek kollu olmasını birleşmelerine bir engel olarak görür:

“… Düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle rezil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..”

Atmaca’nın kanatları düşüyor. “Hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi…”

Değirmen öyküsünde mekân, bir dere ile su değirmenidir. Olayın en gergin anıysa değirmende geçer. “Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu. Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı.”

“…dışarıda fırtına arttıkça atmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu…” Yağmur hızlanıyor, arkası arkasına yıldırım düşüyor. Gök durmadan gürlüyor. Fırtına daha da hiddetli esiyor, rüzgâr ıslak kamçısını şaklatıyor duvarlarda. İçeriden ve dışarıdan gelen gürültü, insanı çıldırtacak şekilde gittikçe artıyor. Mekân daralıyor. Çarklar, taşlar, kayışlar büyük bir gürültüyle dönüyor. Onlarca gürültü sözleşip gelmiş sanki değirmene.

Tüm bu gürültüler, aslında, Atmaca’nın iç dünyasının söylenmemiş şarkısıdır. Onun ruh halini yalnızca betimlenen fiziki çevre değil aynı zamanda çaldığı parçalar da açıklıyor. “Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur… Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi… Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.”

İşte o gece Atmaca, değirmende klarnet çalarken olan oluyor. “Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı. Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk… Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu…”

Mekân olarak seçilen dere, Atmaca’nın yaşam öyküsü gibi akıyor: Durgunluk, hareket ve cılızlaşma, hem çayda var hem de Atmaca’nın yaşamında.

“ Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun şikârı (avı) olmuştu.” İşte o andan itibaren bir hareketlilik göze çarpıyor Atmaca’nın yaşamında, tıpkı başlangıcı durgun olan derenin daha sonra çağlamaya başlaması gibi. “Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu…”

Değirmenden sonra azalıyor derenin suyu. “… Bir gece onu (Atmaca’yı) çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk. Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.”

Öykünün anlamı, olayla verilmeye çalışılmışsa da manzarayla, çevredeki nesnelerle de kendini duyumsatmaktadır. Değirmen’de, olay anı hazırlanırken kullanılan sözcüklerin şiirselliği de bir hayli katkıda bulunuyor öykünün güzelliğine. “İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor, birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu…” Bu cümlede kullanılan üç yüklem (homurdanmak, şaklamak, gıcırdamak) ses çıkarıyor adeta; sert ünsüzlerden Ç,4; K,5; T,4; Ş ise 5 kez yineleniyor.

Öyküde, her nedense olaya daha çok önem verilir. Oysa öykü bir sistemdir ve bu sistemi oluşturan başka öğeler de vardır. Bunlardan birini ya da birkaçını ön plana çıkararak yalnızca onun ya da onların üstünde durmak, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapmak olmaz mı?

Oysa öyküyü, öğeleri arasındaki yatay ve dikey ilişkiler ağını çözerek, dilin nasıl kullanıldığına, çıkarımlara, anıştırmalara dikkat ederek okumak, büyük haz verir iyi bir okuyucuya.

Afrodisyas-sanat
EDEBİYAT, SANAT VE KÜLTÜR DERGİSİ
OCAK-ŞUBAT 2010

****
ADONİS VE HYAKİNTHOS YÖRÜK YURDUNDA
Mustafa B. YALÇINER

Bahar gelince oturamam evde. İçimdeki çocuk gıdıklar, “Haydi, dağlara çıkalım” der durmadan. İşte tam bu sırada, Toroslar’dan “Haydi, misafirim ol” diyen bir ses gelir yankılanarak kulaklarıma. Dayanamam ben de. Elimde fotoğraf makinesi, atarım kendimi dışarıya. Çocuk ve ben bineriz arabaya, koyuluruz yola.

İşte yine geldi bahar. Isındı toprak ana. Ağaçlar, çalılar rengârenk. Badem ağaçları bembeyaz, deve azganları ise sarı gelinlik giymiş; düğün var sanki doğada. Domuz baklası mor, salepse beyaz ya da pembe çiçekleriyle sergiliyor tüm güzelliklerini.

Dağlardayız; Yörük Tepe tarafında, arabayı park edip yürüyoruz. İçimdeki çocuk, ipinden boşanmış dana gibi koşup duruyor kırda.

Bitkiler podyuma çıkmış. Adamotları, kimi beyaz kimi mor çiçekleriyle, sere serpe uzanıvermiş toprağa. Orhan Veli’nin dediği gibi “Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki!”

Taşların arasında emzikotları takmış mor, beyaz, kırmızı küpelerini. Çekip alıyorum birini. Somuruyorum. Balı akıyor ağzıma.

Oğlak melemeleri, çan sesleri geliyor kulağıma. Boynunda çaprazıyla bir çoban köpeği, havlayarak bize doğru koşuyor. Çakılıp kalıyorum olduğum yere. Çocuk da korkuyor.
Bir Yörük kızı, bağırıyor köpeğine. Böyle bir mayanın sözünden çıkar mı hiç o hırçın, saldırgan bekçi? Koca karabaş, süt dökmüş kediye dönüyor.

“Merhaba” diyorum al yanaklı çoban kıza. “Merhaba, Hocam” diye yanıtlıyor. “Geçen sefer çektiğin fotoğrafımı getirdin mi” diye soruyor. Getirmedim. Seni burada bulacağım aklımın ucundan bile geçmedi ama söz veriyorum, onu sana ulaştıracağım. “Beklerim, valla” dedikten sonra koşuyor oğlakların peşinden.

Tanrı Adonis sanki burada yaralanmış. Kıpkırmızı dağlaleleri karşılıyor bizi. Sana dağlalesinin öyküsünü anlatayım mı, diyorum çocuğa. “Haydi, haydi” diyor o da.

Güzeller güzeli Afrodit, Adonis’e âşık olur ve onunla dağda, ormanda gezmeye başlar. Afrodit’in kocası Ares, bu yakışıklı delikanlıyı çok kıskanır.

Bir gün, Afrodit şerefine düzenlenen bir av partisinde, Ares bir yabandomuzu salar Adonis’in üzerine. Hayvan yaralar onu. Ölümle pençeleşir Adonis. Afrodit de onu kollarına alır ve sağaltmak üzere götürürken damlayan kanlar, dağlalelerine dönüşür.

Koparıp inceliyorum lalelerden birini. Gövdesini dairevi şekilde saran ve yüksüğü andıran yaprakların arasından yükseliyor sürgünü. Çiçek, bu sürgünün ucunda açmış. Taçyapraklarının, üreme organının hizasına kadar olan kısmı sütbeyaz, geriye kalan kısmıysa kan kırmızı. İrice birinin fotoğrafını çektikten sonra bakıyorum çevreme acaba Afrodit hâlâ oralarda mı diye. Güzel bir Yörük kızı görüyorum, bana bakıyor. Allı pullu yazması ve rengârenk elbisesiyle. Merak ediyor ne yaptığımı. Senin de bir fotoğrafını çekeyim mi deyince, keklik gibi sekerek uzaklaşıyor oradan, koşuyor ileride yayılan develerinin yanına.

Biniyoruz artık arabaya. Binlerce çiçeği bağrına basan Yörük Tepe’nin “Güle güle. Söyleyin başkalarına, onlar da gelip bir çiçeğimi koklasın” diyen sesi yayılıyor arkamızdan, dalga dalga.
Gülnar tarafına gidiyoruz. Yol boyunca, kesilmiş çamlar. Onlarca çam kese böceği var ayakta kalanlarda. Sararmış ağaçlar, alaz yalayıp geçmiş sanki!

Tırmanıyoruz Sele yokuşunda. Zeytinli dönmedeki küçük, taşlı ve kumlu, bol güneş alan bir yakada domuz baklaları. Acıbakla diyenler de var adına. Beş yaprağıyla, bir eli andırıyor. Ucu kuş gagası şeklinde mor çiçek açmış. Onların da birkaçı giriyor fotoğraf makinesine.

Sele’de yol boyu papatyalar dizili, bakan karşılayan ilkokul çocukları gibi. İlerliyoruz biraz daha. Köyün gömütlüğüne varınca, sağa sapıyoruz, Eskiyörük Köyü’ne doğru. Arazi, engebeli ve taşlık. Boşuna dememişler Taşeli diye. Eskiyörük’ü de geçiyoruz. Makilerin arasında keçiler yayılıyor, gökyüzündeyse küme küme koyunlar.

Küçücük sekilerde mor sümbüller açmış. “Dur” diyor çocuk “inelim, şu pırnalların arasındaki sümbülü koparıp koklayayım. Çekiyorum arabayı yolun iyice sağına. İniyoruz. Ben, elimde bir sümbül koklayarak çıkıyorum bir kayaya ve oturuyorum. Hafiften bir lodos esmeye başlıyor. Denizden gelen yosun kokusu karışıyor sümbül kokusuna. Ta uzaktaki tarlada sümbül yolan iki erkek ile bir de güneybatıdan gelen yel, sümbülün yaratılış öyküsünü getiriyor aklıma.

Tam o sırada da, “Sümbülün öyküsü yok mu” diye soruyor çocuk. Ben de anlatıyorum: Mitolojiye göre Hyakinthos, çok yakışıklı, ölümlü bir delikanlıdır. Onun güzelliğine hayran kalan Apollon, ona yürekten bağlanır ve arkadaşlık teklif eder. Hyakinthos da bu arkadaşlığı kabul eder. Ne var ki Meltem Tanrısı Zefiros da vurgundur delikanlıya. Ama Hyakinthos, Zefiros’u reddeder. Bunun üzerine Zefiros deliye döner. Onun Apollon ile olan sıkı fıkı dostluğuna dayanamaz, kıskançlığından kudurmak üzeredir.
Bir gün Apollon ile Hyakinthos disk atarlarken, Zefiros, Apollon’nun fırlattığı diski üfleyerek Hyakinthos’un başına çarptırır. Delikanlı da oracıkta ölür. Çok üzülen, umarsız Apollon, sevgili arkadaşını bir çiçeğe, sümbüle dönüştürür.

Acı bir çığlık atıyor çocuk. “Parmağım kanıyor” diye bağırıyor avaz avaz, “ burada ya bir yabandomuzu var ya da elime disk çarptı.” Geliyor yanıma ağlayarak. Bakıyorum bir pırnal meşesinin dikeni batmış eline. Çekip çıkarıyorum onu. Öp şimdi parmağını, geçer acısı diyorum. Çocuk da karşı gelmiyor.

Elimizde birer demet sümbülle arabaya binecekken, bir badem çiçeği konuyor kapı koluna. Elime alınca, dile geliyor çiçek: “Birkaç gün sonra gel de Agdistis’ten de söz et. Ayrıca meşenin de selamı var, o da yakında göverecekmiş. Filemon ve eşi Bosis (Baucis) sizi bekliyormuş.”
Sen de onlara selam söyle. Söz, yine geleceğiz, diyorum…
AFRODİSYAS-SANAT 16. SAYISI (Temmuz-Ağustos 2009)
***
PASAPORTSUZ SÖZCÜKLER
Mustafa B. YALÇINER

Bir sözcüğün madeni paranınki gibi ön ve arka yüzü vardır. Dilbilimciler yazılı ya da sözlü olan yüzüne gösteren, gösterenin uyandırdığı arka yüzündeki kavrama gösterilen, ikisine birden de gösterge derler.
Diller arasında bir gezintiye çıkıldığı zaman, bir dil ile bir başkasında gösteren ve gösterilenin bazen aynı olduğu görülür. Bu durumda söz konusu gösterge bir dilden ötekine geçmiş demektir. Bu da genellikle daha önceden kültüründe olmayan dile doğru olur. Futbol, kravat, petrol, tren, vb gibi.
Bazen ise geçiş sırasında gösteren değişmezken, gösterilen (kavram) farklılaşabilir. Fransızca’dan fular ve eşarp diye iki sözcük almışız. Gösterenleri aynı ama her ikisinin de gösterilenleri farklı girmiş dilimize. Fular Türkçe’de “boyna bağlanan, bir tür ince ipek kumaştır”; eşarp ise başörtüsüdür. Ayrıca bizim kültürümüzde fuları erkekler, eşarbı bayanlar kullanır. Oysa Fransızlar fuları başa, eşarbı boyna bağlar. Bu nedenle de türban ya da başörtüsüne “ İslam fuları” derler. Bu durumda bir Fransız erkeğin Türkiye’de bir mağazaya gidip eşarp istemesi, satıcıda nasıl bir yüz ifadesi oluşturur acaba?
Kültürümüzde yeni bir kavram yani gösterilen oluşur ama onu uyandıracak gösteren henüz yoksa ona Türkçe bir ad koymak yerine yabancı dilin birinden, genellikle de söyleyiş bakımından daha kolay geldiği için Fransızca’dan, gösterini alıveriyoruz. Halk da onun söyleyişini biraz bozuyor ve ortaya kökeni belirsiz bir sözcük çıkıyor. Örnek verecek olursak: “Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış özel baca” gösterilen olarak var ama göstereni yok. İşin kolayına kaçmışız ve Fransızca’dan “rögar” sözcüğünü almışız. Bilindiği gibi Ural/Altay dil grubunda L ve R seslerinin ayırt edici özelliği yoktur ve birbirinin yerine rahatlıkla kullanılır. Türkçe de bu dil grubundan olduğu için halk ağzında “rögar” önce “lögar” ardından da ses uyumuna göre “ logar” olup çıkmış. Zahmet edip ona Türkçe bir gösteren bulsaydık, şimdi rögar mı yoksa logar mı diyeceğiz sorusunu sormazdık.
Yine kültürümüzde birkaç katlı ve her katında bir veya birkaç daire bulunan yapılar oluşmaya başlamıştı ve bu kavrama da bir gösterge gerekliydi. Fransızca “apartman” sözcüğünü alıp kullanmaya başladık. Ancak apartman sözcüğünün kavramı da net değil. “ Kiralık apartman” yazısından ne anlayacağız? Birkaç katlı bina mı yoksa içerisindeki bir daire mi kiralık?
Yabancı dilden sözcük ithali yalnızca bize özgü değil. Fransızlar da Türkçe’den bahşiş kelimesini alıp bakchich (bakşiş) yapmışlar ama gösterilenini çok değiştirmişler ve “Yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık ve çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar” kavramını yüklemişler. Göstereni bahşiş gösterileni ise rüşvet olmuş.
İşin ilginç yanı bir dilin bir başkasına sözcüğünü verdikten sonra aynı sözcüğü o dilden gösteren ve gösterileni farklı bir şekilde geri almasıdır. İngilizler bakmış ki Fransız erkeği ilgi duyduğu kadına çiçek veriyor. Bunun üzerine Fransızca flör ( çiçek) sözcüğünü kadınla erkek arasındaki duygusal ilişki ya da birbirine karşı duygusal ilgisi olan kadın ve erkek yerine kullanmak üzere flört yapmışlar. Fransızlar da aynı sözcüğü alıp flört yapmak anlamına flörte diye bir fiil türetmiş.
Yine Fransızlar turunçgillerden meyvesi hamken küçük yeşil bir portakalı andıran ama olgunlaşınca sararan, kesildiği zaman içi yeşilimsi tadı acı, meyvesinin kabuklarından reçel yapılan ve esans çıkarılan bir ağaç tanımışlar. Adına da bergamot (Citrus bergamia) demişler. Batılı bazı kaynaklara göre bergamot, Türkçe “ bey armudu” sözcüğünün bozulması sonucu ortaya çıkmış. İşte biz de bey armudunu vermiş ve onu bergamot (halk ağzında bergamut) olarak geri almışız.
Bu sözcük geçişleri bir dereceye kadar kabul görebilir. Ancak bunun da bir sınırı vardır. Pasaportu olmayan ya da pasaportu olduğu halde bazı ülkeler için vize alamamış bir kişi nasıl yabancı bir ülkeye giremiyorsa, bir sözcük de sınırdan sorgusuz sualsiz girememelidir. Önlem sınırda alınır, ülke içerisine girip halkın diline sızmışsa ve toplum onu benimsemişse, artık o sözcük için yapılacak bir şey kalmaz. Dil gümrükçülerimiz görevini yapmazsa, bir gün gelir çoğunluktan azınlığa düşeriz. En sonunda da güzelim Türkçe kirlenme, yabancılaşma ve yozlaşmayla yok olur gider. Dili kaybolan bir ulusun vatanı kalır mı acaba?

ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ DİL DERNEĞİ'NİN AYLIK DİL VE YAZIN DERGİSİ
Sayı: 225 / Kasım 2006

***

DİLİMİZDE BİR KILÇIK: “-N” ÜNSÜZÜ
Mustafa B.Yalçıner

Bilindiği gibi Türkçemizde iki ünlü arasına giren ünsüzlere “kaynaştırma” ünsüzleri denir ve bu sesler “-n”, “-s”, “-ş” ve “-y” olmak üzere dört tanedir. “-N” ünsüzü üzerinde durmak istediğim bu çalışmanın bir bölümünde söz konusu ünsüz, “Arapaşından biraz daha alabilir miyim” örneğinde olduğu gibi kaynaştırma görevini üstlenmediği için terim kargaşasına yol açmaması bakımından, “kaynaştırma” sözcüğünü özellikle kullanmadığımı belirtmek isterim.
“-N” ünsüzünün kullanıldığı yerler:
1- “Bu”, “şu” ve “o” adılları bir ad durum eki alacağı zaman “-n” ünsüzü, adıl ile ek arasına girer. Örnek: “O+n+a bu+n+u ben söyleyeceğim.”
2- Ünlü ile biten bir sözcük, “-in” ilgi eki alacağı zaman sözcük ile ek arasına “-n” ünsüzü girer. Örnek: “Çanta+n+ın sapı elimde kaldı.”
3- Bir ad durum eki, iyelik eki almış bir sözcükten sonra gelecekse, bu sözcüğe önce “-n” ünsüzü, ardından da ad durum eki getirilir. Örnek: “Ali’nin terbiyesizliği+n+i babası+n+a siz söyleyiniz.”

“-N” ünsüzü, kullanıldığı birinci ve ikinci konumlarda dilimizde sorun yaratmazken üçüncüsünde ara sıra kılçık olup durmadan batıyor. Bazı yazarların, bazı televizyon sunucuların ya da yayına katılan konuşmacılarının bir bölümünün “-n” ünsüzünü yanlış kullandıklarına tanık oluyoruz.

Örneklemek gerekirse, sis nedeniyle tıkanan trafik için televizyon kanallarından birinde sunucu, “ Trafik, yoğun sis nedeniyle Kocaeli’nde tıkandı” bir başkasındaki ise “Trafik, yoğun sis nedeniyle Kocaeli’de tıkandı” diyor. Yine televizyon kanalının birçoğunda “ Sayın Kadıoğlu’ya soralım” ya da “Sayın Kurtoğlu’ndan alalım sorunun cevabını” ya da “ Bu şarkıyı bir de Bayrakoğlu’dan dinleyelim” türünden cümleleri sıkça duymaya başladık. Gazetelerden biri “ Beyoğlu’ndaki yangın kısa zamanda kontrol adlına alındı,” diğeri ise “ Beyoğlu’daki yangın kısa zamanda kontrol adlına alındı” diye yazıyor. Bir gazete,“Hindistan'da danslarıyla tanınan Tanyeli'ye, 'Avare' filminin unutulmaz aktörü Raj Kapoor'un film şirketinden başrol önerildi” yazdı.

“Gece yarısı Taşucu’ya vardık”/ “Gece yarısı Taşucu’na vardık” cümlelerinden hangisi doğru? “Kızım, Kırklareli’ye atandı,” mı diyeceğiz yoksa “Kızım, Kırklareli’ne atandı”mı? “Ben yasemini değil, hanımeliyi seviyorum,”/ “Ben yasemini değil, hanımelini seviyorum” cümlelerinin hangisi doğru sayılacak?

Bu sorulara yanıt verebilmek ve dilimizdeki bu kılçığı ayıklamak için önce “Kuşadası” sözcüğünü inceleyelim. Kuş+ada+s+ı ad öbeğinde, kuş ve ada ad, “-s” kaynaştırma ünsüzü, “-ı” ise iyelik ekidir. İyelik eki alan sözcükten sonra “-n” ünsüzünün kullanıldığı sıkça görülüyor. Bu nedenle bence “Bu yaz Kuşadası’ya gittik” değil, “Bu yaz Kuşadası’na gittik” doğru olacaktır. Aynı şekilde Taş+uc+u da bir ad tamlamasıdır. Dolayısıyla “Gece yarısı Taşucu’na vardık” demek gerekiyor. “Ben, onun arabasına bir daha binmem”, “Yapımcı, filmin çekimleri için Osmaneli’ni tercih ediyor”, “Taşucu’nda çalınan araba, Kızkalesi’nde bulundu”, “Karagöz’ün heykeli Kırklareli’ne dikildi”, “Başucundaki kitabı aldı” gibi cümlelere bakıldığı zaman “-n” ünsüzünün iyelik eki almış sözcüklerden sonra geldiği görülmektedir.

Ayrıca günümüzde birçok kişinin soyadı, Köroğlu, Sarıoğlu, Kocaoğlu, Devecioğlu gibi “-oğlu” ile bitiyor. Soyadı olarak kullanılan bu sözcükler de yapısal bakımdan ad tamlamasıdır. Dolayısıyla “Çapanoğlu’ya” değil “Çapanoğlu’na”, “Kurtoğlu’dan” değil “Kurtoğlu’ndan” denilmesinin doğru olacağı kanaatini taşımaktayım.

Elimdeki sözlüklerden biri, “kahverengi” sözcüğü “-i” ad durum eki alacağı zaman “-y” ünsüzü ile kullanılır diyor, diğeriyse her ikisini de doğru kabul ediyor. Bu durumda “kahverengiyi sevmiyorum” mu yoksa “ Kahverengini sevmiyorum” mu diyeceğiz?

Ayrıca aşçıbaşı ile çarkçıbaşı arasında yapı bakımından nasıl bir ayrım var ki ad durum ekleri, birincisine “-n” ikincisine “–y” alarak eklenecek? Ustabaşı, elebaşı, çeşnicibaşı ve çeribaşı sözcüklerinden sonra “-n” yoksa “-y” mi kullanılacak? Bu sorunun yanıtı ise oldukça ilginç: Anılan dört sözcükten yalnızca “elebaşı”, “-y” ekiyle kullanılıyor. Bu arada onbaşı, yüzbaşı ve binbaşı sözcüklerinin de sadece “-y” ile kullanıldığını belirtelim. Dile gönül verenlerin bile zorlandığı bu konuda, dili yalnızca bir iletişim aracı olarak kullananlar ne yapsın?

Sonu “-eli” ile biten Yusufeli, Türkeli, Taşeli, Osmaneli, Kırklareli vb. yöreler için ad durum ekleri nasıl kullanılacak? Bir başka deyişle “Tunceli’deki çatışma” mı yoksa “Tunceli’ndeki çatışma” mı doğru sayılacak? “Kırklareli’ne” mi yoksa “Kırklareli’ye mi gideceğiz?

Gelecek kuşaklara tertemiz bir dil bayrağı teslim etmek istiyorsak, dilimizdeki bu kılçık ayıklanmalı, bu konu tam bir kurala bağlanmalı ve buna da hiç olmazsa Türkçe sevdalıları kesinlikle uymalıdır diye düşünüyorum.


ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ Sayı: 240 / Şubat 2008

***

AŞAĞI YUKARI
Mustafa B. YALÇINER


Dili bir “dert anlatma” aracı olarak görenler için, önemli olan iletişimin sağlanmasıdır. “Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir, onun bir de sanatsal işlevi vardır” diyenler içinse, ne söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemlidir.


Ama ne yazık ki son yıllarda bu son gruba girenlerin sayısı hızla azalmaktadır. Kitapları çok satan edebiyatçılarımızın birçoğunun bile dile gereken önemi vermedikleri görülmektedir. Nerede kaldı o dil kuyumcusu yazarlar, şairler, düşünürler demeye başladık.


Gelişmiş ya da gelişmekte olan her toplumda, dil devingendir. Günün koşullarına göre kendi yolunu yine kendisi çizer. Yazar, şair ve düşünürler dilin bir kalıba sokulmasına, biçimlendirilmesine ve zenginleştirilmesine yardımcı olur. Onların bu konudaki işlevleri kesinlikle yadsınamaz.


Durum böyleyken, bir aygıtın tanıtmalığında “Yazın yukarıdan aşağı, kışın da aşağıdan yukarı bir hava akımı sağlar,” tümcesini okudum. Yazınsal kitapların birinde, “Kadın aşağıdan yukarıya seslendi” bir başkasında, “Gözümü yumdum, aşağıdan yukarı elimde taşlarla üzerlerine seğirttim” bir diğerindeyse, “Elini yukarı doğru kaldırdı” yazıyordu.


“Aşağı” ve “yukarı” sözcüklerinin cümle içerisindeki görevlerine bir göz atalım:


“Arkadaşım, aşağı mahallede oturuyordu”, “Amcamlar, Yukarı Ayrancı’ya taşındı” cümlelerinde, iki sözcük de sıfat görevinde olduğu için, yalın haldedir.


“Emir, yukarıdan geldi”, “Ablamlar altlı üstlü oturuyordu; biz aşağıda kaldık, annemler de yukarıda”, “ Sen yukarıyı bırak da aşağıya bak” cümlelerinde geçen “aşağı” ve “yukarı” sözcükleri, yer zarfıdır. Eylemlerin yapısına göre de durum ekleri almıştır.


“Bütçem beş binden yukarısını kaldırmaz”, “Kurbanlıkların en aşağısı, beş yüz liraydı” tümcelerinde, her iki sözcük de ad görevindedir. İşlevlerine göre durum eki almış ya da almamıştır.


Aynı sözcüklerin, dilbilgisel işlevlerinin dışında, “aşağı görmek”, “aşağıdan almak” örneklerinde olduğu gibi bir eylemle birlikte kullanılarak, “birleşik fiil” oluşturduklarına da tanık oluyoruz.


Yine bu iki sözcüğü, deyim ya da atasözü içinde kalıplaşmış biçimde görüyoruz, örneğin “aşağı yukarı”, “gelinim aşağı, gelinim yukarı”, “ (birinden) aşağı kalır yeri olmamak”, “(Birine) yukarıdan bakmak.”


İçinde “aşağı” ya da ” yukarı” sözcükleri geçen ve sıkça duyulan ya da okunan bazı tümceler, dil konusunda duyarlı kişileri ikileme düşürmektedir: “Çıkmak” eylemiyle kullanılan “yukarı” sözcüğü, durum eki alacak mı almayacak mı? Bir başka deyişle “yukarı çıkmak” mı diyeceğiz yoksa “yukarıya çıkmak” mı?


“İnmek” eylemiyle kullanılan “aşağı” sözcüğü için de durum aynı. “Aşağı inmek” mi yoksa “aşağıya inmek” mi olacak?


“Apar topar, birkaç saatte yukarıdan aşağı taşındık” cümlesi mi doğrudur yoksa “apar topar, birkaç saatte yukarıdan aşağıya taşındık” cümlesi mi?


“Elini yukarı doğru kaldırdı” mı yoksa “elini yukarıya doğru kaldırdı” mı diyeceğiz?


Ben, yer zarfı olarak kullanılan “aşağı” ve “yukarı” sözcükleri hal eki almalıdır diye düşünüyorum. Ancak “yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” örneğinde olduğu gibi, tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan atasözlerimizde bu sözcükler nasıl kullanılmışlarsa o haliyle kullanılmaya elbette devam edilecektir.


Bir de bir cümlede “aşağı” ve “yukarı” sözcüklerini açıklayan bir başka yer zarfı kullanılmışsa, bu sözcükler durum eki almayabilir. Örneğin, “yukarı, çalışma odasına çıktı.”


Ama “Yağmur, akşama doğru hız kesti,” tümcesinde “doğru” ilgecinden dolayı, “akşam” sözcüğü “-e” durum eki almıştır. “Yukarı doğru” mu “yukarıya doğru” mu? Buna da kullanıcı karar verecektir.

ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ Sayı: 263 / Ocak 2010
***
KÜLTÜR VE DİL
Mustafa B.YALÇINER

Bir kültürde ne varsa, dilinde de o vardır. Bir başka deyişle dil, kültürün aynasıdır. Kültür devingen olduğu için dil de devingendir. Kültürde gözlenen değişiklikler, zaman içerisinde dilde de kendini duyumsatır. Bu nedenle bir toplumun dili iyi incelenirse, o kültürde yetişen insanların yaşam tarzı, üretim ve tüketim şekli, dünyaya bakışı, düşünce yapısı bir nebze anlaşılır.

Taşeli yöresinde kullanılan, “Kelete enik, sürüye kurt getirir”; “Sürü ters dönünce, topal keçi başa geçer”; “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur”; “Teke gibi kokmak”; “Karnım tuluk gibi”; “Kurtlu keş”; “Ayranım ekşi diyen olmaz”; “ Lök gibi oturmak”; “Deve yürekli”; “Maya gibi”; “Deve kini”; “Deveyi havudu ile yutmak”; “O adamla arkadaşlık ya da alışveriş etmek, ısırganla kıç silmeye benzer”; “Bu adam, yaralı parmağa çöğdürmez”gibi atasözleri ve deyimlere bakıldığında, bu sözleri bağrından çıkaran insanların yaşamına egemen olan öğeler ile onların yaşam biçimleri hakkında bazı bilgilere ulaşılabilinir.

Taşeli yöresi, Yörük yurdudur. Yörükler, su ve ot peşinde koşan, yazın yaylaya çıkan, kışın sahile inen, hayvanları ile yaşayan konargöçerlerdi. O zamanki Taşeli insanı çadırda yaşar, ayakyolu olarak çalı diplerini seçer ve silinmek için de taş ya da ot kullanırdı. Dağda, ormanda yaşayan bu insanların en büyük sorunlarından biri de suydu. İçme suyunu, tuluklarla getir yine tuluklarda saklarlardı. Gelenek göreneklerine göre de sağaltma yöntemleri uygulamaktaydılar. Yeni kesilen ve kanamakta olan parmağa çöğdürür, diğer yaralarına püse ya da katran sürerdi.

Yörüklerden bazıları zaman içerisinde yerleşik düzene geçti. Kıl çadırı bırakıp yaşamlarını toprak damda sürdüren köylüler, Yörük kardeşlerini küçümsemeye başladılar: “Gün battı, Yörük yattı”; “Dağdan inmiş Yörük, ne erik bilir, ne koruk”; “Yörük ne bilir bayramı, lak lak içer ayranı” ; “Bahçene erik, kapına Yörük dıkma”; “Erikten maşa, Yörük’ten paşa olmaz”; “Kıllı Yörük”; “Ayranı sinekli” gibi bazı atasözleri ve deyimler bu olguyu çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.

Yerleşik düzene geçip de ekip dikmeye başlayan köylülerin yeni deyim ve sözcüklere gereksinim duymaları doğaldır. “Dirgeni yiyen sıpa, bir daha gelir mi sapa”; “ Öğünen öküz tarlayı boklar”; “Dah, kara öküz dönüm başına” gibi atasözleri de toprağın işlenmeye başlandığını dönemlere denk düşmeli. Tarla sürerken karasabanın düzgün gitmediğini gören çiftçi, boyunduruk altındaki öküzlerden güçlü olandan yana bir kayış daha atmış. Böylece güçlü öküze daha fazla yük düşmüş. Yörede bugün hâlâ “Kayış atmak” deyimi mecazi olarak kullanılmaktadır.

Yöre kültüründe bir zamanlar akraba evliliği egemendi. Dışarıdan kız alınmamış, dışarıya da kız verilmemiş. Ata yurdu terk edilmemiş. Eğer bir delikanlı bir yabancıyla evlenmiş ve ata yurdundan uzaklaşmışsa, diğerlerine şöyle bir öğüt verilmiş: “Uzaktan alma düveyi, çeker gider boğayı.”Evlilik yaşındaki kızlar ya da evli kadınlar için, mal mülk ikinci plandadır. Önemli olan kocanın mertliği, dürüstlüğü ve çalışkanlığıdır. Bu da şu sözle özetlenmiştir: “Erim er olsun da, varsın yerim çalı dibi olsun.” Evlenen kızların boşanması hoş karşılanmamış. Kız evden çıkarken ona şöyle söylenmiş: “Bu evden beyaz gelinliğinle çıkıyorsun, buraya ancak kefeninle dönersin.”Bir dönem nasıl olduysa, akrabalar arasına nifak tohumu atılmış, birliktelik bozulmaya çalışılmış: İnsanlar kızgınlıkları en ağır sözlerle açığa vurmuşlardır: “Sen dostunu iyi seç, anan nasıl olsa düşmanını doğurur”; “Akrabanın akrabaya akrep etmez, ettiğini”; “Akraba ile ye iç ama alış veriş yapma.”

Zaman içerinde, kendi içlerinden çıkanlara değer verilmez, yabancılar tercih edilir olmuş ki “Evin tosunundan öküz olmaz” demişler.

Bu sözlerin büyük bir kısmı günümüzde ya unutuldu ya da kullanılmaz oldu. Bunda yaşam biçimi, kuşkusuz büyük etmen. O değiştikçe dilde ölen, geçmişte kalan, günlük kullanımdan kalkan, yeni gelip yerleşen sözcükler olacaktır.

Tıpkı yöremizde konargöçerliğin en son temsilcisi Sarıkeçililer’in yaşam biçiminde gözlenen değişiklikler gibi. Kimin aklına gelirdi Sarıkeçili diline “kapsam alanı”, “kontör” ya da “mesaj” gibi sözlerin gelip yerleşeceği.

Günümüz gençliğinin bilmediği ya da kullanmadığı ama Sarıkeçililerin hâlâ kullandığı, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bazı sözcük ve deyimler, bir iki kuşak sonra onların gençleri de kullanmaz olacak. Tuluk da neydi, diyecek belki de. Tıpkı bugün “savran”, “kavas”, “beserek”, “köşek”, “maya” sözcükleri için dendiği gibi.

Bakalım gerçekten kaç kişi anımsayacak bu Yörük sözcüklerinin anlamını?
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ Sayı: 247 / Eylül 2008

ZEYTIN AĞAÇLARI VE O SARNIÇ
Mustafa B. YALÇINER

Güneşli bir ocak sonuydu. Üç gündür yağan yağmur, sonunda mola verdi. Yukarıda kara bulutlar dağılmış, gökyüzü masmavi. Denizin rengi ise henüz düzelmemiş. Bulanık. Üzerinde odun parçaları.

Severim böyle havalarda gezmeyi. Görmek isterim, doğanın insanoğluna yapmak istediği uyarıları.

Dolaşmaya çıktım, elimde fotoğraf makinesi. Arabanın sık geçmediği bir yolda yürüyor, yağmur sonrası kokuları ciğerime dolduruyordum. Doğa uykusundan uyanmış, badem ağaçları da çiçek açmaya başlamıştı, Toroslar'ın yamacında kurulu bu sahil kasabasında.

Yoldan çıkıp bir bahçeye saptım. Diğerlerinden kireç ve kum harcıyla sıvalı taş duvarlarla ayrılmış bahçede, onlarca zeytin ağacı. Hepsi de birbirinden heybetli. Tarihin derinliklerinden geldiği belli. Böğürtlen bürümüştü ilk sekiyi. Girişin solunda, bir incir ağacı; yılların ağırlığından yoksa düşen yıldırımdan mı belli değil, ikiye taklamış. Kolları yerde, yaşama tutunmaya çalışıyor. Aşağıda yıkıma terk edilmiş bir Rum evi. Karşıda ise Kelenderis Kalesi. İskelede balıkçı tekneleri ve bir yat bağlı. Açıkta birbirini izleyen, öndeki büyük, arkadaki küçük iki ada. Ta uzaklarda Tuzburnu. Onun sağında da namaza durmuş bir adamın şapkasını andıran Yılanlıada. Ufukta Kıbrıs'ın dağları.

Zeytin ağaçlarından birinin dibindeyim, fotoğraf çekmek için. Bir güvercin gelip kondu dalına.
Zeytin ve güvercin alıp götürdü beni, sembolünde dünyayı kucaklayan zeytin dalları bulunan, Birleşmiş Milletler Örgütü'ne; Asya'nın, Afrika'nın, Ortadoğu'nun barut koktuğu şu günlerde.

Bahçenin bazı yerlerinde su birikmiş. Nuh mu göndermişti acaba bu güvercini, suların çekilip çekilmediğini anlamak için. Tufan sırasında ortalık hâlâ sular altında olduğundan, kuş geri döner.
Bir süre sonra, Nuh yeniden yollar güvercini. O da bu kez ağzında taze bir zeytin dalıyla döner. Tanrının öfkesi dinmiş, sular çekilmiştir artık. Gagasında zeytin dalı tutan güvercin, o günden bu güne, kurtuluşun, ümidin ve barışın simgesi olur.

Fotoğraf makinem elimde, ama basamıyorum deklanşöre. Gözümün önüne geliyor, Fransa'da, Alplerin eteğinde, Monako yakınlarında kurulmuş Roquebrune-Cap-Martin kentindeki hâlâ dimdik ayakta duran, gövdesi 20 kulaç, yaşı 2000'in üzerinde, Nuh Tufanı'nın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı.

Daldım bir kere derinlere. Kurtaramıyorum kendimi. Penelope, geliyor usuma. Truva Savaşına katılan kocası Odysseus'un uzun süren yokluğunda, kendisine kur yapan, onlarca yakışıklı ve zenginle asla paylaşmamıştır zeytin ağacından yapılmış karyolasındaki yatağını. İşte bu nedenle sadakat simgesi sayılmış zeytin ağacı. Şimdi düşünüyorum, insanoğlu tarafından hakkında birçok söylence yaratılan zeytin ağacından başka ağaç var mı diye.

Kaç yıllıktı bu bahçedeki ağaçlar, kim diktirmişti? Eğer Berber Petros diktirdiyse, en az yüz yıllık olmalıydı. Anlatılanlardan belleğimde kalanlar beni yanıltmıyorsa, Petros'nun kızının adı da Athina'ydı. Barış ve bilgelik tanrıçası Athena'nın adını vermişti babası. Haydi, bakalım; şimdi Yunan mitolojisine doğru kanat çırpıyorum. Gökyüzünün hâkimi, tanrıların babası Zeus, insanlığa büyük hizmeti sunacak tanrı ya da tanrıçanın, yeni kurulan kentin koruyucusu olacağını duyurur.

Bunun üzerine deniz tanrısı Poseidon, Athena ile yarışa girer. Poseidon, üç dişli çatalını kayaya saplar ve bir at çıkarır oradan. Bu at, insanları uzaklara götürecek, malzeme taşıyacak ve onlara savaş kazandıracaktır. Athena ise mızrağını yere saplar ve onu bir zeytin ağacına dönüştürür.

Halkoylaması yapılır. Erkekler Poseidon'u, zeytin ağacını bolluk simgesi olarak kabul eden kadınlar ise Athena'yı tutar. Bir oyla fazlasıyla Athena, kentin hükümdarı olur. Tanrıçanın onuruna şehre de Atina adı verilir. Belki de Petros bu mitin etkisinde kalıp zeytin ağaçlarını diktirmiş ve kızına da Athina demiştir, kim bilir.

Hışımla gelip önümdeki ağaca tırmanan bir kedi, çekip çıkardı beni düşüncelerimin burgacından. Bakındım, arkamda kara bir köpek ayağını kaldırmış bir badem ağacına siğiyordu. Onları bırakıp işime döndüm. Yaşlı bir zeytin ağacını fotoğrafladım. Ardından da kontrolünü yaptım. Fotoğraf harikaydı ama ağacın dibinde boş bir şarap şişesi vardı. Sildim fotoğrafı. Şişeyi aldım, duvarın önüne götürüp diğerinin yanına bıraktım. Ölümsüzleştirdim yeniden, ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağacını.

Güç ve kudret sembolü ağaçları geride bırakarak, indim ikinci sekiye. Sol tarafta birkaç yaşlı zeytin ağacı daha. Sağda ise kocaman yaşlı bir incir. Vardım üçüncü sekiye. Yan yana iki adamotu vardı burada. Yüzeyi pütürlü, sert, geniş, uzun, ucu sivri, kenarları kesik ve oval yaprakları, toprak hizasında yan yana dizilip bir daire oluşturmuşlardı. Biri mor, diğeri ise beyaza çalan beş yapraklı bolca çiçek açmıştı. Adasoğanları ise salıvermişlerdi iri yeşil kulaklarını. Az daha yürüdüm, yıkık evin yanına vardım. Bir karayılan akıp gitti taşların arasından, kayboldu duvarın deliğinde.

Köşede iki tavuk, kurumaya yüz tutmuş insan dışkısını didikliyordu.

Ocak ve bacası yıkılmıştı Rum evinin. Deveci Ali ile Rum kızının aşklarına tanık olan o sarnıç hemen yanı başındaydı. Rum babanın kızını sakladığı sarnıç. Genç kızınsa, "Hayır, inmek istemiyorum... Karanlığa gömülüyorum... Korkuyorum... Geri çekin beni... Egoist canavarlar! Sizden farklı düşünenlere saygılı olun. Atmayın onları karanlık deliklere. Siz beni değil, kendinizi korumaya çalışıyorsunuz. Önce insana saygılı olun. Çıkarın beni. Seviyorum işte Ali'yi. Kaçacağım yarın ona," diye haykırdığı sarnıç.

Yörük oğlunun,"Merhaba, Ağam. Hoş geldin" dediğini duyar gibi oldum. Ve bir kez daha düşledim Rumların Gilindire'den göçünü, sallanan mendilleri, uzaklaşan yelkenlileri. Yüreğimi sızlattı bu ayrılık, dağılan mozaik.

Bir "Pırrr" sesi duyunca baktım, bir güvercin uçup gidiyordu ama gagasında zeytin dalı yoktu...

İçel Sanat Kulübü Dergisi - 160 NİSAN 2008

GÜN OLDU, DEVRAN DÖNDÜ


Toroslar’ın eteğinde, Gülnar’a bağlı, toprak damlı genellikle tek katlı taş evlerin bulunduğu küçük bir sahil kasabasıydı, doğduğum ve çocukluk yıllarımı geçirdiğim Gilindire. Halkı yöredeki diğer insanlar gibi tarım ve hayvancılıkla geçinirdi. Balıkçılık ya da ticaretle uğraşanlarsa bir elin parmakları kadardı. Gilindireliler de yoksuldu, civardaki köylüler de. Ama yokluk içinde olduklarını hiç de belli etmezlerdi. Yokken bile var derlerdi. Onurluydular; istemeyi ve muhtaç duruma düşmeyi hiç sevmezlerdi. Yok demenin ayıp ve küçültücü sayıldığı o yıllarda insanlık vardı, hatır gönül vardı, dostluk vardı, konukseverlik vardı. Beklentiyse hiç yoktu, ‘almak için vermek gerekir’ diye bir düşüncenin esamisi okunmazdı.
1950 sonlarında tek katlı, iki gözlü, odaları birbirlerinden musandıralarla ayrılmış, tavanında pardı ve mertekler olan, zemin ve duvarları çamurla sıvalı, toprak damlı bir taş evde otururduk. İki kanatlı bir cümle kapısından girilirdi içerisine. Bu küçük aralığa açılırdı iki odanın kapısı da.
Batıdaki odadaydı ocaklığımız. Yemek bu odada pişirilir, burada yenilirdi. Uyku zamanı gelince de yerlere yataklar serilir, gaz lambası kısılır ve tüm hane halkı kıvrılıp yatardı.
Doğudaki oda daha farklıydı; her şeyden önce tabanı tahta döşeliydi. Diğerinden de biraz yüksekteydi. Karşılıklı iki sedirde seriliydi döşekler. Kışları bu odaya soba kurulur ve ancak yatılı misafir geldiği zaman yakılırdı. Ne de olsa adı, misafir odasıydı. Kar gibi beyaz bez, ucu belikli perdeler asılıydı pencerelerinde.
Evimizin önünde iki gözlü bir de toprak dam vardı; odalarından biri ahır, diğeriyse samanlıktı. Çok değildi hayvanımız, topu topu birkaç sığır bir de eşek ama ağzına kadar doldurulurdu samanlık.
Denize dayanırdı bir buçuk iki dönümlük tarlamız. Evin önünde birkaç nar, limon ve portakal ağacımız vardı ama ben onlardan çok deniz kenarındaki iki koca hurmayı severdim. Tepesine bin bir güçlükle çıkar, dikenli dallar arasından geçerek hurma toplardım. Bazen üstüm başım kan içinde inerdim ağaçtan. Hurmaları okulda satıp sonra da çarşıdan alacağım yarım fırın ekmeği ile içindeki helvayı düşündükçe sağıma soluma saplanan dikenlerinin verdiği acıyı çoktan unuturdum.
Deniz kenarında bir de kuyumuz vardı. Hemen yakınına kurardı anam kazanı. Çamaşırlarımızı orada yıkar, bizi de orada çimdirirdi küllü suyla. Evde kullanacağımız suyu da bu kuyudan götürürdük. Özellikle de perşembeleri bakır helkeler, ibrikler ağzına kadar doldurulurdu.
Annem, perşembeleri çok yorulurdu. Kalaylı koca tencerelerde iki üç çeşit yemek pişirir, hamur yoğurur, yufka ekmek atar ve bir tepsi de kıvırdım tatlısı yapardı. Akşama şenlik var, midemiz bayram edecek derdik. Ama akşam olunca, o kadar yemeğin arasında, önümüze kona kona ya bulamaç ya da un çorbası konurdu. O çeşit çeşit yemek, misafirler için yapılmıştı. Bizler onlardan arta kalanı yerdik; elbette o da artarsa.
Cumaları kuşluğa doğru sarardı bizi bir telaş. Evimizin önüne gelince, “Çuş” diyen inerdi bineğinden. Heybesini alırdı hayvanın üzerinden ve uzatırdı bizlerden birine. Konuklarımız kesinlikle eli boş gelmezdi. Hediyenin ne cinsi önemliydi ne de miktarı. Önemli olan getirmekti. Biz çocuklar da getirdiklerini merak ederdik. Cingilde yoğurt ya da ayran, testide yağ, küçük oğlak derisinde de peynir geldiğini anlardık ama torba ya da çıkı içindekileri bilemezdik. Eşeği hemen ahıra götürüp bağlar, boynuna da arpalı samanlı torbayı geçirirdik. Oysa at hemen bağlanmazdı, dolaştırılması gerekirdi bir süre tarlada, terinin soğuması için.
Namazdan çok önce gelirdi, gelecek olan. Belli bir saatten sonra da artık kimse gelmezdi. Biz de merakla koşardık heybelerin başına. Anamın “Çekilin oradan” sözleri yankılanırdı evin içerisinde.
Yemek zamanı yaklaşınca gelenlerin sayısına göre misafir odasına bir ya da iki sofra serilirdi. Kocaman, ağzı kapaklı iki tencerede sulanmış yufka konurdu önce. Sahanlar dizilirdi, yanlarında da boyalı tahta kaşıklar. Misafirler gelince çökerlerdi sofraya. Annem girmezdi misafirlerin yanına. Bakır bir sinide getirirdi tencereleri kapıya değin. Ya babam ya da ağabeylerimden biri doldurdu tabakları ve verirdi konuklara. Küçükler ayakta, kimimiz içeride kimimiz dışarıdaydık; içerideki elinde içi su dolu kalaylı tasla, dışarıdaki bir elinde ibrik, diğerinde sabun, omzunda da peşkirle beklerdik.
Son misafir de gidince, koşardık içeriye. Otururduk sofraya. Ortada irice bir tas ya da sahan, elimizde kaşık, arkamızdan bir kovalayan varmışçasına saldırırdık. Yemeğin sonuna doğru biri tükürüverirdi kabın içerisine. Diğerleri kaşıkları havada şaşkın şaşkın bakarken, tüküren çala kaşık doyururdu karnını. Bunun üzerine annem de yemeğin yenisini koyardı önümüze. Ardından da kıvırdım tatlısı.
Yemekten sonra hemen fırlamazdık dışarıya. Beklerdik annemin sofrayı toplamasını. O da anlardı ve misafirlerin getirdiği kavurga, üzüm ya da meyvelerden verirdi. Büyük bir coşkuyla koşardık arkadaşlarımızın yanına. Badem, ceviz, üzüm ya da kavurga ne varsa cebimizde paylaşırdık onlarla. Haz duyardık vermekten. Arkadaşlarımızdan bazıları, “Keşke yarın da cuma olsa” derdi de gülüşürdük.
Ne güzeldi o yıllar! O yılların insanları da farklıydı. İçtendi davranışları, sahte değildi gülüşleri. Yoktu art niyetleri. Gönül dostuydu, kara gün dostuydu onlar. Gölgeye benzemezlerdi, ortalık kararmaya başlayınca kaybolacak.
O insanlar yeşil kart, kömür torbası ve erzak dağıtılan günlerde yaşamadılar. Hep verdiler devlete; imeceye girdiler, vergi ödediler. Yoksullardı ama yine de devlete el açmadılar. En yoksulları bile çalmadı devlet kapısını. Alın terinden beklediler ne istedilerse. Erken yaşlanıp erken öldüler ama insanlığı yaşattılar. Ürettiler, dağıttılar ve paylaştılar. Ağa dediler birbirlerine. Ağırladılar, ağırlandılar onurlarıyla.
O günlerin insanı, veren elin alan elden daha üstün olduğunu çok iyi bilirdi. “Vallahi bende de yok” demez, boşuna yemin etmezdi. Camiye yüz metre kalarak sıvamazdı kollarını ve de oraya inandığı için giderdi, birilerinin safında görünmek için değil. Tertemizdi yürekleri. Onlardı insanlığı, dostluğu, dayanışmayı, sevgi ve saygıyı yaşatan, destanlaştıran. Onlardı özü de sözü de bir olan.
Ben de bu insanların yaşadığı yerde ve zamanda doğmuş olmaktan, onları tanımaktan hep gurur duydum. Ama gün oldu, devran döndü. O insanlar teker teker çekip gitti. Gelenler de onların yerini tutamadı. Tüm yurtta olduğu gibi orada da almaya gelince koşan, vermeye gelince kaçan bir kuşak türedi. Ver elini diyene uzatılmaz oldu eller ama al elimi diyene çoğaldı sarılanlar…


http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=879364



BİR NÜKTE USTASI: ŞÜRKÜ KURGAN


Tane tane konuşan, hazırcevap, nüktedan, ağzından bal akan, her çeşit fıkrayı çok güzel anlatan ve insanları sıkmadan kendisini dinletmesini bilen birisiydi, eski kültür ataşelerimizden eğitimci ve Nasreddin Hoca uzmanı Şükrü Kurgan. Yıllarca Gazi Eğitim, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültelerinde görev yaptıktan sonra emekliye ayrılmıştı. Ankara’da yalnız yaşıyor ve ilerlemiş yaşına karşın, gereksinimlerini tek başına kendisi karşılıyordu. Elinde bastonu, kolunda küçük kulplu bir sepet, ağır adımlarla ilerlerken görülürdü Bahçelievler sokaklarında.
Şükrü Hoca ile sık karşılaşırdık; bazen yolda, bazen bir toplantıda. Ayaküstü çok sohbetlerimiz oldu. Hemen bir anı ya da fıkra sıkıştırırdı konuşmasının arasına. Bir gün, Gazi Eğitim’de çalışırken başından geçen bir olayı anlatmıştı:
—İki kapılı bir Volkswagen’im vardı. Gazi’ye onunla gidip gelirdim. Ders çıkışı bazen öğrencilerim de binerdi Beşevler’e kadar. Bir gün bindim arabama, çalıştırdım onu; tam hareket edecektim ki öğrencilerimden birinin yanımdan geçmekte olduğunu gördüm. Seslendim ona:
—Haydi, gel. Beşevler’e kadar götüreyim.
—Teşekkür ederim, Hocam. Benim işim acele…
Şükrü Hoca’yı bir akşam eve yemeğe davet ettim. Kırmayıp kabul etti. Akşamüzeri almaya gittim. Giyinip kuşanmış, bekliyordu. Çıkarken, çiçek sepetini alıp bana verdi ve kapısını kilitledi. Bir eliyle bana tutunarak arabaya kadar geldi. Havadan sudan konuşarak evin önüne vardık. Arabayı park ettikten sonra inmesine yardım ettim. Koluma girdi. Eve geldik. Kapıyı eşim açtı. İyi akşamlar diledikten sonra, Hoca ona şöyle dedi:
—Şimdiki usul ayakkabıyla girmek ama bana terlik verirseniz, kendisine kağıtlı şeker ikram edilmiş, küçük bir çocuk gibi sevinirim.
Elimden çiçek sepetini aldı ve eşime sundu. Sevecenliği, beyefendiliği ve babacanlığı ile, Şükrü Hoca ısıtıvermişti küçücük yuvamızı.
Yemek sırasında, edebiyattan, eğitimden ve güncel konulardan söz ettik. Salona geçtiğimiz zaman, eşim kahvelerimizi getirdi. Şükrü Hoca, evimizde puro olup olmadığını sordu. Olmadığını da öğrenince, “ Size bir fıkra anlatayım, o zaman” diyerek konuşmaya başladı:
—Adamın biri, bir eve davet edilmiş. Yemişler, içmişler. Ev sahibi misafirine puro ikram etmiş. Ama konuğun verdiği cevap karşısında da şaşırıp kalmış: “Teşekkür ederim. Ben puroyu ancak nefis bir yemekten sonra içerim.”
Aradan birkaç hafta geçti. Bir akşam, yemekten sonra gazetemi alıp odama çekildim. Cumhuriyet Gazetesi’nde Mustafa Ekmekçi, 12 Eylül 1980 sonrası Türk Dil Kurumu’nun yeniden yapılanması ve Prof. Dr. Hasan Eren’in başkanlığa getirilmesinden söz ediyordu. Makalesinde bir de anıya yer vermişti: Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Doğan Aksan ve Şükrü Kurgan’ın Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili Bölümü’nde görevli olduğu yıllarda sınav döneminde bir kız öğrenci, Şükrü Hoca’nın fakültedeki odasına gelir:
—Hocam, beni kız arkadaşlarım yolladı. Size sormamı istedikleri bir konu var.
—Buyur, yavrum. Seni dinliyorum.
—Doğan Hoca’nın sınavına midi etekle girersek, iyi not alıyoruz. Hasan Hoca ise mini eteklilere daha cömert davranıyor. Sizin sınavda nasıl giyineceğimizi bilemiyoruz. İşte bunun cevabını almam için gönderdi beni arkadaşlar.
—Yavrucuğum, ben giyime kuşama pek önem veren birisi değilim. Nasıl giyinirlerse giyinsinler, giyinmeseler daha da iyi olur.
Gazeteyi kapatıp Hoca’ya telefon ettim.
—Hocam, ben Mustafa. Cumhuriyet’teki yazıyı okudunuz mu?
— Ay, Mustafacığım, beni ihya ettin. Eski günlerimi anımsattın bana. Eline, diline, kalemine sağlık.
Şükrü Hoca, çok sevinçliydi. Bir şeyler söylememe fırsat vermiyor, sözcükleri peş peşe sıralıyordu. Bense suskun, onu dinliyordum. O denli mutluydu ki “Bakın Hocam, ben Ekmekçi değilim” diyemedim. Deseydim, mutluluğu belki de bir kuş olup uçup gidecekti. Lafı yuvarlayıp durdum ve bir bahanesini bulup konuşmayı kestim.
Bu telefon görüşmesi huzurumu kaçırmıştı. Duramadım evimde. Bindim arabama, Hoca’yı ziyarete gitmek için. Yolda bir kuruyemişçinin önünde durdum. Bir şişe kırmızı şarap ile biraz çerez aldım. Yolda ne diyeceğimi düşünüyor, planlar kuruyordum. Hoca’nın evinin önüne varınca arabayı park edip Hoca’nın kapısının önünde bir süre bekledim. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacaktı adeta. Zile bastım.
— Gel, Mustafacığım, gel. Bugün çok mutluyum. Cumhuriyet’te beni eski günlerime götüren bir yazı çıktı. Az önce de Ekmekçi aradı. Uçacak gibiyim sevincimden. Vay, vay! Kırmızı şaraba da bayılırım. Bak bu iyi işte. Dur, şuradan iki bardak alıp geleyim de birer tek atalım.
— Hocam, şey… Hocam.
— Sen salona geç, geliyorum.
Söze nereden başlayacağımı bir türlü bilemiyordum. Keşke telefonda kendimi daha iyi tanıtsaydım! Bir çuval inciri berbat etmiştim. Şükrü Hoca, şişeyi açıp bardaklarla birlikte bir tepsiye koymuş, salon kapısında göründü. Hemen yerimden fırlayıp aldım tepsiyi elinden.
— Hocam, az önce konuştuğunuz kişi, Ekmekçi değil, bendim.
— Hiç önemli değil. Önemli olan, bu saatte yalnızlığımı şarapta boğmama yardımcı olacak ve mutluluğumu paylaşacak bir Mustafa’nın olması. İster Ekmekçi ister Yalçıner! Ne fark eder?
Emekli olunca ayrılmıştım Ankara’dan ve oraya artık pek sık gitmiyordum. Bir gün duydum ki Şükrü Hoca’nın evinden alışılmadık bir koku gelmeye başlamış. Tam da Yunus’un dediği türden:
“Bir garip ölmüş diyeler
Üç gün sonra duyalar…”


http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=879364