
Güncel Sanat Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2011 sayısında da, benimle yapılan röportaj ile ödül alan öyküm “Sabrın Bedeli” yayımlandı.
Mustafa B.YALÇINER




Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Şubesi ve Aalen Antakya Kültür Derneği'nin birlikte düzenledikleri etkinlikte şair ve yazar Abdülkadir Bulut'u ölümünün 25. yıl dönümünde andılar. 1943 yılında Mersin'in Anamur ilçesinde doğan Abdülkadir Bulut, ilk ve ortaokulu Anamur'da bitirdikten sonra Akşehir Öğretmen Okulu'na girdi ve bu okuldan 1961 yılında mezun oldu. Anamur, Hatay'ın Kırıkhan ilçesi ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. 8 Ağustos 1985 günü Silifke'den Anamur'a giderken dolmuş minibüsün kapısının açılmasıyla araçtan düşerek hayatını kaybetti.
Bulut, Milliyet Sanat Dergisi'nin açtığı ''1974'ün En Başarılı Genç Şairi'' yarışmasında ''1974'ün övgüye değer şairlerinden'' birisi olarak ödül almıştı.

http://www.hatayrehberim.org/haberler-2374-1-Kultur_Sanat_SAIR_VE_YAZAR_ABDULKADIR_BULUT_OLUMUNUN_25_YILINDA_ETKINLIKLERLE_ANILDI.html 18.12.2010

***
DİLİMİZDE BİR KILÇIK: “-N” ÜNSÜZÜ
Mustafa B.Yalçıner
Bilindiği gibi Türkçemizde iki ünlü arasına giren ünsüzlere “kaynaştırma” ünsüzleri denir ve bu sesler “-n”, “-s”, “-ş” ve “-y” olmak üzere dört tanedir. “-N” ünsüzü üzerinde durmak istediğim bu çalışmanın bir bölümünde söz konusu ünsüz, “Arapaşından biraz daha alabilir miyim” örneğinde olduğu gibi kaynaştırma görevini üstlenmediği için terim kargaşasına yol açmaması bakımından, “kaynaştırma” sözcüğünü özellikle kullanmadığımı belirtmek isterim.
“-N” ünsüzünün kullanıldığı yerler:
1- “Bu”, “şu” ve “o” adılları bir ad durum eki alacağı zaman “-n” ünsüzü, adıl ile ek arasına girer. Örnek: “O+n+a bu+n+u ben söyleyeceğim.”
2- Ünlü ile biten bir sözcük, “-in” ilgi eki alacağı zaman sözcük ile ek arasına “-n” ünsüzü girer. Örnek: “Çanta+n+ın sapı elimde kaldı.”
3- Bir ad durum eki, iyelik eki almış bir sözcükten sonra gelecekse, bu sözcüğe önce “-n” ünsüzü, ardından da ad durum eki getirilir. Örnek: “Ali’nin terbiyesizliği+n+i babası+n+a siz söyleyiniz.”
“-N” ünsüzü, kullanıldığı birinci ve ikinci konumlarda dilimizde sorun yaratmazken üçüncüsünde ara sıra kılçık olup durmadan batıyor. Bazı yazarların, bazı televizyon sunucuların ya da yayına katılan konuşmacılarının bir bölümünün “-n” ünsüzünü yanlış kullandıklarına tanık oluyoruz.
Örneklemek gerekirse, sis nedeniyle tıkanan trafik için televizyon kanallarından birinde sunucu, “ Trafik, yoğun sis nedeniyle Kocaeli’nde tıkandı” bir başkasındaki ise “Trafik, yoğun sis nedeniyle Kocaeli’de tıkandı” diyor. Yine televizyon kanalının birçoğunda “ Sayın Kadıoğlu’ya soralım” ya da “Sayın Kurtoğlu’ndan alalım sorunun cevabını” ya da “ Bu şarkıyı bir de Bayrakoğlu’dan dinleyelim” türünden cümleleri sıkça duymaya başladık. Gazetelerden biri “ Beyoğlu’ndaki yangın kısa zamanda kontrol adlına alındı,” diğeri ise “ Beyoğlu’daki yangın kısa zamanda kontrol adlına alındı” diye yazıyor. Bir gazete,“Hindistan'da danslarıyla tanınan Tanyeli'ye, 'Avare' filminin unutulmaz aktörü Raj Kapoor'un film şirketinden başrol önerildi” yazdı.
“Gece yarısı Taşucu’ya vardık”/ “Gece yarısı Taşucu’na vardık” cümlelerinden hangisi doğru? “Kızım, Kırklareli’ye atandı,” mı diyeceğiz yoksa “Kızım, Kırklareli’ne atandı”mı? “Ben yasemini değil, hanımeliyi seviyorum,”/ “Ben yasemini değil, hanımelini seviyorum” cümlelerinin hangisi doğru sayılacak?
Bu sorulara yanıt verebilmek ve dilimizdeki bu kılçığı ayıklamak için önce “Kuşadası” sözcüğünü inceleyelim. Kuş+ada+s+ı ad öbeğinde, kuş ve ada ad, “-s” kaynaştırma ünsüzü, “-ı” ise iyelik ekidir. İyelik eki alan sözcükten sonra “-n” ünsüzünün kullanıldığı sıkça görülüyor. Bu nedenle bence “Bu yaz Kuşadası’ya gittik” değil, “Bu yaz Kuşadası’na gittik” doğru olacaktır. Aynı şekilde Taş+uc+u da bir ad tamlamasıdır. Dolayısıyla “Gece yarısı Taşucu’na vardık” demek gerekiyor. “Ben, onun arabasına bir daha binmem”, “Yapımcı, filmin çekimleri için Osmaneli’ni tercih ediyor”, “Taşucu’nda çalınan araba, Kızkalesi’nde bulundu”, “Karagöz’ün heykeli Kırklareli’ne dikildi”, “Başucundaki kitabı aldı” gibi cümlelere bakıldığı zaman “-n” ünsüzünün iyelik eki almış sözcüklerden sonra geldiği görülmektedir.
Ayrıca günümüzde birçok kişinin soyadı, Köroğlu, Sarıoğlu, Kocaoğlu, Devecioğlu gibi “-oğlu” ile bitiyor. Soyadı olarak kullanılan bu sözcükler de yapısal bakımdan ad tamlamasıdır. Dolayısıyla “Çapanoğlu’ya” değil “Çapanoğlu’na”, “Kurtoğlu’dan” değil “Kurtoğlu’ndan” denilmesinin doğru olacağı kanaatini taşımaktayım.
Elimdeki sözlüklerden biri, “kahverengi” sözcüğü “-i” ad durum eki alacağı zaman “-y” ünsüzü ile kullanılır diyor, diğeriyse her ikisini de doğru kabul ediyor. Bu durumda “kahverengiyi sevmiyorum” mu yoksa “ Kahverengini sevmiyorum” mu diyeceğiz?
Ayrıca aşçıbaşı ile çarkçıbaşı arasında yapı bakımından nasıl bir ayrım var ki ad durum ekleri, birincisine “-n” ikincisine “–y” alarak eklenecek? Ustabaşı, elebaşı, çeşnicibaşı ve çeribaşı sözcüklerinden sonra “-n” yoksa “-y” mi kullanılacak? Bu sorunun yanıtı ise oldukça ilginç: Anılan dört sözcükten yalnızca “elebaşı”, “-y” ekiyle kullanılıyor. Bu arada onbaşı, yüzbaşı ve binbaşı sözcüklerinin de sadece “-y” ile kullanıldığını belirtelim. Dile gönül verenlerin bile zorlandığı bu konuda, dili yalnızca bir iletişim aracı olarak kullananlar ne yapsın?
Sonu “-eli” ile biten Yusufeli, Türkeli, Taşeli, Osmaneli, Kırklareli vb. yöreler için ad durum ekleri nasıl kullanılacak? Bir başka deyişle “Tunceli’deki çatışma” mı yoksa “Tunceli’ndeki çatışma” mı doğru sayılacak? “Kırklareli’ne” mi yoksa “Kırklareli’ye mi gideceğiz?
Gelecek kuşaklara tertemiz bir dil bayrağı teslim etmek istiyorsak, dilimizdeki bu kılçık ayıklanmalı, bu konu tam bir kurala bağlanmalı ve buna da hiç olmazsa Türkçe sevdalıları kesinlikle uymalıdır diye düşünüyorum.
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ Sayı: 240 / Şubat 2008
***
AŞAĞI YUKARI
Mustafa B. YALÇINER
Dili bir “dert anlatma” aracı olarak görenler için, önemli olan iletişimin sağlanmasıdır. “Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir, onun bir de sanatsal işlevi vardır” diyenler içinse, ne söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemlidir.
Ama ne yazık ki son yıllarda bu son gruba girenlerin sayısı hızla azalmaktadır. Kitapları çok satan edebiyatçılarımızın birçoğunun bile dile gereken önemi vermedikleri görülmektedir. Nerede kaldı o dil kuyumcusu yazarlar, şairler, düşünürler demeye başladık.
Gelişmiş ya da gelişmekte olan her toplumda, dil devingendir. Günün koşullarına göre kendi yolunu yine kendisi çizer. Yazar, şair ve düşünürler dilin bir kalıba sokulmasına, biçimlendirilmesine ve zenginleştirilmesine yardımcı olur. Onların bu konudaki işlevleri kesinlikle yadsınamaz.
Durum böyleyken, bir aygıtın tanıtmalığında “Yazın yukarıdan aşağı, kışın da aşağıdan yukarı bir hava akımı sağlar,” tümcesini okudum. Yazınsal kitapların birinde, “Kadın aşağıdan yukarıya seslendi” bir başkasında, “Gözümü yumdum, aşağıdan yukarı elimde taşlarla üzerlerine seğirttim” bir diğerindeyse, “Elini yukarı doğru kaldırdı” yazıyordu.
“Aşağı” ve “yukarı” sözcüklerinin cümle içerisindeki görevlerine bir göz atalım:
“Arkadaşım, aşağı mahallede oturuyordu”, “Amcamlar, Yukarı Ayrancı’ya taşındı” cümlelerinde, iki sözcük de sıfat görevinde olduğu için, yalın haldedir.
“Emir, yukarıdan geldi”, “Ablamlar altlı üstlü oturuyordu; biz aşağıda kaldık, annemler de yukarıda”, “ Sen yukarıyı bırak da aşağıya bak” cümlelerinde geçen “aşağı” ve “yukarı” sözcükleri, yer zarfıdır. Eylemlerin yapısına göre de durum ekleri almıştır.
“Bütçem beş binden yukarısını kaldırmaz”, “Kurbanlıkların en aşağısı, beş yüz liraydı” tümcelerinde, her iki sözcük de ad görevindedir. İşlevlerine göre durum eki almış ya da almamıştır.
Aynı sözcüklerin, dilbilgisel işlevlerinin dışında, “aşağı görmek”, “aşağıdan almak” örneklerinde olduğu gibi bir eylemle birlikte kullanılarak, “birleşik fiil” oluşturduklarına da tanık oluyoruz.
Yine bu iki sözcüğü, deyim ya da atasözü içinde kalıplaşmış biçimde görüyoruz, örneğin “aşağı yukarı”, “gelinim aşağı, gelinim yukarı”, “ (birinden) aşağı kalır yeri olmamak”, “(Birine) yukarıdan bakmak.”
İçinde “aşağı” ya da ” yukarı” sözcükleri geçen ve sıkça duyulan ya da okunan bazı tümceler, dil konusunda duyarlı kişileri ikileme düşürmektedir: “Çıkmak” eylemiyle kullanılan “yukarı” sözcüğü, durum eki alacak mı almayacak mı? Bir başka deyişle “yukarı çıkmak” mı diyeceğiz yoksa “yukarıya çıkmak” mı?
“İnmek” eylemiyle kullanılan “aşağı” sözcüğü için de durum aynı. “Aşağı inmek” mi yoksa “aşağıya inmek” mi olacak?
“Apar topar, birkaç saatte yukarıdan aşağı taşındık” cümlesi mi doğrudur yoksa “apar topar, birkaç saatte yukarıdan aşağıya taşındık” cümlesi mi?
“Elini yukarı doğru kaldırdı” mı yoksa “elini yukarıya doğru kaldırdı” mı diyeceğiz?
Ben, yer zarfı olarak kullanılan “aşağı” ve “yukarı” sözcükleri hal eki almalıdır diye düşünüyorum. Ancak “yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” örneğinde olduğu gibi, tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan atasözlerimizde bu sözcükler nasıl kullanılmışlarsa o haliyle kullanılmaya elbette devam edilecektir.
Bir de bir cümlede “aşağı” ve “yukarı” sözcüklerini açıklayan bir başka yer zarfı kullanılmışsa, bu sözcükler durum eki almayabilir. Örneğin, “yukarı, çalışma odasına çıktı.”
Ama “Yağmur, akşama doğru hız kesti,” tümcesinde “doğru” ilgecinden dolayı, “akşam” sözcüğü “-e” durum eki almıştır. “Yukarı doğru” mu “yukarıya doğru” mu? Buna da kullanıcı karar verecektir.
ZEYTIN AĞAÇLARI VE O SARNIÇ
Mustafa B. YALÇINER
Güneşli bir ocak sonuydu. Üç gündür yağan yağmur, sonunda mola verdi. Yukarıda kara bulutlar dağılmış, gökyüzü masmavi. Denizin rengi ise henüz düzelmemiş. Bulanık. Üzerinde odun parçaları.
Severim böyle havalarda gezmeyi. Görmek isterim, doğanın insanoğluna yapmak istediği uyarıları.
Dolaşmaya çıktım, elimde fotoğraf makinesi. Arabanın sık geçmediği bir yolda yürüyor, yağmur sonrası kokuları ciğerime dolduruyordum. Doğa uykusundan uyanmış, badem ağaçları da çiçek açmaya başlamıştı, Toroslar'ın yamacında kurulu bu sahil kasabasında.
Yoldan çıkıp bir bahçeye saptım. Diğerlerinden kireç ve kum harcıyla sıvalı taş duvarlarla ayrılmış bahçede, onlarca zeytin ağacı. Hepsi de birbirinden heybetli. Tarihin derinliklerinden geldiği belli. Böğürtlen bürümüştü ilk sekiyi. Girişin solunda, bir incir ağacı; yılların ağırlığından yoksa düşen yıldırımdan mı belli değil, ikiye taklamış. Kolları yerde, yaşama tutunmaya çalışıyor. Aşağıda yıkıma terk edilmiş bir Rum evi. Karşıda ise Kelenderis Kalesi. İskelede balıkçı tekneleri ve bir yat bağlı. Açıkta birbirini izleyen, öndeki büyük, arkadaki küçük iki ada. Ta uzaklarda Tuzburnu. Onun sağında da namaza durmuş bir adamın şapkasını andıran Yılanlıada. Ufukta Kıbrıs'ın dağları.
Zeytin ağaçlarından birinin dibindeyim, fotoğraf çekmek için. Bir güvercin gelip kondu dalına.
Zeytin ve güvercin alıp götürdü beni, sembolünde dünyayı kucaklayan zeytin dalları bulunan, Birleşmiş Milletler Örgütü'ne; Asya'nın, Afrika'nın, Ortadoğu'nun barut koktuğu şu günlerde.
Bahçenin bazı yerlerinde su birikmiş. Nuh mu göndermişti acaba bu güvercini, suların çekilip çekilmediğini anlamak için. Tufan sırasında ortalık hâlâ sular altında olduğundan, kuş geri döner.
Bir süre sonra, Nuh yeniden yollar güvercini. O da bu kez ağzında taze bir zeytin dalıyla döner. Tanrının öfkesi dinmiş, sular çekilmiştir artık. Gagasında zeytin dalı tutan güvercin, o günden bu güne, kurtuluşun, ümidin ve barışın simgesi olur.
Fotoğraf makinem elimde, ama basamıyorum deklanşöre. Gözümün önüne geliyor, Fransa'da, Alplerin eteğinde, Monako yakınlarında kurulmuş Roquebrune-Cap-Martin kentindeki hâlâ dimdik ayakta duran, gövdesi 20 kulaç, yaşı 2000'in üzerinde, Nuh Tufanı'nın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı.
Daldım bir kere derinlere. Kurtaramıyorum kendimi. Penelope, geliyor usuma. Truva Savaşına katılan kocası Odysseus'un uzun süren yokluğunda, kendisine kur yapan, onlarca yakışıklı ve zenginle asla paylaşmamıştır zeytin ağacından yapılmış karyolasındaki yatağını. İşte bu nedenle sadakat simgesi sayılmış zeytin ağacı. Şimdi düşünüyorum, insanoğlu tarafından hakkında birçok söylence yaratılan zeytin ağacından başka ağaç var mı diye.
Kaç yıllıktı bu bahçedeki ağaçlar, kim diktirmişti? Eğer Berber Petros diktirdiyse, en az yüz yıllık olmalıydı. Anlatılanlardan belleğimde kalanlar beni yanıltmıyorsa, Petros'nun kızının adı da Athina'ydı. Barış ve bilgelik tanrıçası Athena'nın adını vermişti babası. Haydi, bakalım; şimdi Yunan mitolojisine doğru kanat çırpıyorum. Gökyüzünün hâkimi, tanrıların babası Zeus, insanlığa büyük hizmeti sunacak tanrı ya da tanrıçanın, yeni kurulan kentin koruyucusu olacağını duyurur.
Bunun üzerine deniz tanrısı Poseidon, Athena ile yarışa girer. Poseidon, üç dişli çatalını kayaya saplar ve bir at çıkarır oradan. Bu at, insanları uzaklara götürecek, malzeme taşıyacak ve onlara savaş kazandıracaktır. Athena ise mızrağını yere saplar ve onu bir zeytin ağacına dönüştürür.
Halkoylaması yapılır. Erkekler Poseidon'u, zeytin ağacını bolluk simgesi olarak kabul eden kadınlar ise Athena'yı tutar. Bir oyla fazlasıyla Athena, kentin hükümdarı olur. Tanrıçanın onuruna şehre de Atina adı verilir. Belki de Petros bu mitin etkisinde kalıp zeytin ağaçlarını diktirmiş ve kızına da Athina demiştir, kim bilir.
Hışımla gelip önümdeki ağaca tırmanan bir kedi, çekip çıkardı beni düşüncelerimin burgacından. Bakındım, arkamda kara bir köpek ayağını kaldırmış bir badem ağacına siğiyordu. Onları bırakıp işime döndüm. Yaşlı bir zeytin ağacını fotoğrafladım. Ardından da kontrolünü yaptım. Fotoğraf harikaydı ama ağacın dibinde boş bir şarap şişesi vardı. Sildim fotoğrafı. Şişeyi aldım, duvarın önüne götürüp diğerinin yanına bıraktım. Ölümsüzleştirdim yeniden, ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağacını.
Güç ve kudret sembolü ağaçları geride bırakarak, indim ikinci sekiye. Sol tarafta birkaç yaşlı zeytin ağacı daha. Sağda ise kocaman yaşlı bir incir. Vardım üçüncü sekiye. Yan yana iki adamotu vardı burada. Yüzeyi pütürlü, sert, geniş, uzun, ucu sivri, kenarları kesik ve oval yaprakları, toprak hizasında yan yana dizilip bir daire oluşturmuşlardı. Biri mor, diğeri ise beyaza çalan beş yapraklı bolca çiçek açmıştı. Adasoğanları ise salıvermişlerdi iri yeşil kulaklarını. Az daha yürüdüm, yıkık evin yanına vardım. Bir karayılan akıp gitti taşların arasından, kayboldu duvarın deliğinde.
Köşede iki tavuk, kurumaya yüz tutmuş insan dışkısını didikliyordu.
Ocak ve bacası yıkılmıştı Rum evinin. Deveci Ali ile Rum kızının aşklarına tanık olan o sarnıç hemen yanı başındaydı. Rum babanın kızını sakladığı sarnıç. Genç kızınsa, "Hayır, inmek istemiyorum... Karanlığa gömülüyorum... Korkuyorum... Geri çekin beni... Egoist canavarlar! Sizden farklı düşünenlere saygılı olun. Atmayın onları karanlık deliklere. Siz beni değil, kendinizi korumaya çalışıyorsunuz. Önce insana saygılı olun. Çıkarın beni. Seviyorum işte Ali'yi. Kaçacağım yarın ona," diye haykırdığı sarnıç.
Yörük oğlunun,"Merhaba, Ağam. Hoş geldin" dediğini duyar gibi oldum. Ve bir kez daha düşledim Rumların Gilindire'den göçünü, sallanan mendilleri, uzaklaşan yelkenlileri. Yüreğimi sızlattı bu ayrılık, dağılan mozaik.
Bir "Pırrr" sesi duyunca baktım, bir güvercin uçup gidiyordu ama gagasında zeytin dalı yoktu...
İçel Sanat Kulübü Dergisi - 160 NİSAN 2008
GÜN OLDU, DEVRAN DÖNDÜ
Toroslar’ın eteğinde, Gülnar’a bağlı, toprak damlı genellikle tek katlı taş evlerin bulunduğu küçük bir sahil kasabasıydı, doğduğum ve çocukluk yıllarımı geçirdiğim Gilindire. Halkı yöredeki diğer insanlar gibi tarım ve hayvancılıkla geçinirdi. Balıkçılık ya da ticaretle uğraşanlarsa bir elin parmakları kadardı. Gilindireliler de yoksuldu, civardaki köylüler de. Ama yokluk içinde olduklarını hiç de belli etmezlerdi. Yokken bile var derlerdi. Onurluydular; istemeyi ve muhtaç duruma düşmeyi hiç sevmezlerdi. Yok demenin ayıp ve küçültücü sayıldığı o yıllarda insanlık vardı, hatır gönül vardı, dostluk vardı, konukseverlik vardı. Beklentiyse hiç yoktu, ‘almak için vermek gerekir’ diye bir düşüncenin esamisi okunmazdı.
1950 sonlarında tek katlı, iki gözlü, odaları birbirlerinden musandıralarla ayrılmış, tavanında pardı ve mertekler olan, zemin ve duvarları çamurla sıvalı, toprak damlı bir taş evde otururduk. İki kanatlı bir cümle kapısından girilirdi içerisine. Bu küçük aralığa açılırdı iki odanın kapısı da.
Batıdaki odadaydı ocaklığımız. Yemek bu odada pişirilir, burada yenilirdi. Uyku zamanı gelince de yerlere yataklar serilir, gaz lambası kısılır ve tüm hane halkı kıvrılıp yatardı.
Doğudaki oda daha farklıydı; her şeyden önce tabanı tahta döşeliydi. Diğerinden de biraz yüksekteydi. Karşılıklı iki sedirde seriliydi döşekler. Kışları bu odaya soba kurulur ve ancak yatılı misafir geldiği zaman yakılırdı. Ne de olsa adı, misafir odasıydı. Kar gibi beyaz bez, ucu belikli perdeler asılıydı pencerelerinde.
Evimizin önünde iki gözlü bir de toprak dam vardı; odalarından biri ahır, diğeriyse samanlıktı. Çok değildi hayvanımız, topu topu birkaç sığır bir de eşek ama ağzına kadar doldurulurdu samanlık.
Denize dayanırdı bir buçuk iki dönümlük tarlamız. Evin önünde birkaç nar, limon ve portakal ağacımız vardı ama ben onlardan çok deniz kenarındaki iki koca hurmayı severdim. Tepesine bin bir güçlükle çıkar, dikenli dallar arasından geçerek hurma toplardım. Bazen üstüm başım kan içinde inerdim ağaçtan. Hurmaları okulda satıp sonra da çarşıdan alacağım yarım fırın ekmeği ile içindeki helvayı düşündükçe sağıma soluma saplanan dikenlerinin verdiği acıyı çoktan unuturdum.
Deniz kenarında bir de kuyumuz vardı. Hemen yakınına kurardı anam kazanı. Çamaşırlarımızı orada yıkar, bizi de orada çimdirirdi küllü suyla. Evde kullanacağımız suyu da bu kuyudan götürürdük. Özellikle de perşembeleri bakır helkeler, ibrikler ağzına kadar doldurulurdu.
Annem, perşembeleri çok yorulurdu. Kalaylı koca tencerelerde iki üç çeşit yemek pişirir, hamur yoğurur, yufka ekmek atar ve bir tepsi de kıvırdım tatlısı yapardı. Akşama şenlik var, midemiz bayram edecek derdik. Ama akşam olunca, o kadar yemeğin arasında, önümüze kona kona ya bulamaç ya da un çorbası konurdu. O çeşit çeşit yemek, misafirler için yapılmıştı. Bizler onlardan arta kalanı yerdik; elbette o da artarsa.
Cumaları kuşluğa doğru sarardı bizi bir telaş. Evimizin önüne gelince, “Çuş” diyen inerdi bineğinden. Heybesini alırdı hayvanın üzerinden ve uzatırdı bizlerden birine. Konuklarımız kesinlikle eli boş gelmezdi. Hediyenin ne cinsi önemliydi ne de miktarı. Önemli olan getirmekti. Biz çocuklar da getirdiklerini merak ederdik. Cingilde yoğurt ya da ayran, testide yağ, küçük oğlak derisinde de peynir geldiğini anlardık ama torba ya da çıkı içindekileri bilemezdik. Eşeği hemen ahıra götürüp bağlar, boynuna da arpalı samanlı torbayı geçirirdik. Oysa at hemen bağlanmazdı, dolaştırılması gerekirdi bir süre tarlada, terinin soğuması için.
Namazdan çok önce gelirdi, gelecek olan. Belli bir saatten sonra da artık kimse gelmezdi. Biz de merakla koşardık heybelerin başına. Anamın “Çekilin oradan” sözleri yankılanırdı evin içerisinde.
Yemek zamanı yaklaşınca gelenlerin sayısına göre misafir odasına bir ya da iki sofra serilirdi. Kocaman, ağzı kapaklı iki tencerede sulanmış yufka konurdu önce. Sahanlar dizilirdi, yanlarında da boyalı tahta kaşıklar. Misafirler gelince çökerlerdi sofraya. Annem girmezdi misafirlerin yanına. Bakır bir sinide getirirdi tencereleri kapıya değin. Ya babam ya da ağabeylerimden biri doldurdu tabakları ve verirdi konuklara. Küçükler ayakta, kimimiz içeride kimimiz dışarıdaydık; içerideki elinde içi su dolu kalaylı tasla, dışarıdaki bir elinde ibrik, diğerinde sabun, omzunda da peşkirle beklerdik.
Son misafir de gidince, koşardık içeriye. Otururduk sofraya. Ortada irice bir tas ya da sahan, elimizde kaşık, arkamızdan bir kovalayan varmışçasına saldırırdık. Yemeğin sonuna doğru biri tükürüverirdi kabın içerisine. Diğerleri kaşıkları havada şaşkın şaşkın bakarken, tüküren çala kaşık doyururdu karnını. Bunun üzerine annem de yemeğin yenisini koyardı önümüze. Ardından da kıvırdım tatlısı.
Yemekten sonra hemen fırlamazdık dışarıya. Beklerdik annemin sofrayı toplamasını. O da anlardı ve misafirlerin getirdiği kavurga, üzüm ya da meyvelerden verirdi. Büyük bir coşkuyla koşardık arkadaşlarımızın yanına. Badem, ceviz, üzüm ya da kavurga ne varsa cebimizde paylaşırdık onlarla. Haz duyardık vermekten. Arkadaşlarımızdan bazıları, “Keşke yarın da cuma olsa” derdi de gülüşürdük.
Ne güzeldi o yıllar! O yılların insanları da farklıydı. İçtendi davranışları, sahte değildi gülüşleri. Yoktu art niyetleri. Gönül dostuydu, kara gün dostuydu onlar. Gölgeye benzemezlerdi, ortalık kararmaya başlayınca kaybolacak.
O insanlar yeşil kart, kömür torbası ve erzak dağıtılan günlerde yaşamadılar. Hep verdiler devlete; imeceye girdiler, vergi ödediler. Yoksullardı ama yine de devlete el açmadılar. En yoksulları bile çalmadı devlet kapısını. Alın terinden beklediler ne istedilerse. Erken yaşlanıp erken öldüler ama insanlığı yaşattılar. Ürettiler, dağıttılar ve paylaştılar. Ağa dediler birbirlerine. Ağırladılar, ağırlandılar onurlarıyla.
O günlerin insanı, veren elin alan elden daha üstün olduğunu çok iyi bilirdi. “Vallahi bende de yok” demez, boşuna yemin etmezdi. Camiye yüz metre kalarak sıvamazdı kollarını ve de oraya inandığı için giderdi, birilerinin safında görünmek için değil. Tertemizdi yürekleri. Onlardı insanlığı, dostluğu, dayanışmayı, sevgi ve saygıyı yaşatan, destanlaştıran. Onlardı özü de sözü de bir olan.
Ben de bu insanların yaşadığı yerde ve zamanda doğmuş olmaktan, onları tanımaktan hep gurur duydum. Ama gün oldu, devran döndü. O insanlar teker teker çekip gitti. Gelenler de onların yerini tutamadı. Tüm yurtta olduğu gibi orada da almaya gelince koşan, vermeye gelince kaçan bir kuşak türedi. Ver elini diyene uzatılmaz oldu eller ama al elimi diyene çoğaldı sarılanlar…
http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=879364
BİR NÜKTE USTASI: ŞÜRKÜ KURGAN
Tane tane konuşan, hazırcevap, nüktedan, ağzından bal akan, her çeşit fıkrayı çok güzel anlatan ve insanları sıkmadan kendisini dinletmesini bilen birisiydi, eski kültür ataşelerimizden eğitimci ve Nasreddin Hoca uzmanı Şükrü Kurgan. Yıllarca Gazi Eğitim, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültelerinde görev yaptıktan sonra emekliye ayrılmıştı. Ankara’da yalnız yaşıyor ve ilerlemiş yaşına karşın, gereksinimlerini tek başına kendisi karşılıyordu. Elinde bastonu, kolunda küçük kulplu bir sepet, ağır adımlarla ilerlerken görülürdü Bahçelievler sokaklarında.
Şükrü Hoca ile sık karşılaşırdık; bazen yolda, bazen bir toplantıda. Ayaküstü çok sohbetlerimiz oldu. Hemen bir anı ya da fıkra sıkıştırırdı konuşmasının arasına. Bir gün, Gazi Eğitim’de çalışırken başından geçen bir olayı anlatmıştı:
—İki kapılı bir Volkswagen’im vardı. Gazi’ye onunla gidip gelirdim. Ders çıkışı bazen öğrencilerim de binerdi Beşevler’e kadar. Bir gün bindim arabama, çalıştırdım onu; tam hareket edecektim ki öğrencilerimden birinin yanımdan geçmekte olduğunu gördüm. Seslendim ona:
—Haydi, gel. Beşevler’e kadar götüreyim.
—Teşekkür ederim, Hocam. Benim işim acele…
Şükrü Hoca’yı bir akşam eve yemeğe davet ettim. Kırmayıp kabul etti. Akşamüzeri almaya gittim. Giyinip kuşanmış, bekliyordu. Çıkarken, çiçek sepetini alıp bana verdi ve kapısını kilitledi. Bir eliyle bana tutunarak arabaya kadar geldi. Havadan sudan konuşarak evin önüne vardık. Arabayı park ettikten sonra inmesine yardım ettim. Koluma girdi. Eve geldik. Kapıyı eşim açtı. İyi akşamlar diledikten sonra, Hoca ona şöyle dedi:
—Şimdiki usul ayakkabıyla girmek ama bana terlik verirseniz, kendisine kağıtlı şeker ikram edilmiş, küçük bir çocuk gibi sevinirim.
Elimden çiçek sepetini aldı ve eşime sundu. Sevecenliği, beyefendiliği ve babacanlığı ile, Şükrü Hoca ısıtıvermişti küçücük yuvamızı.
Yemek sırasında, edebiyattan, eğitimden ve güncel konulardan söz ettik. Salona geçtiğimiz zaman, eşim kahvelerimizi getirdi. Şükrü Hoca, evimizde puro olup olmadığını sordu. Olmadığını da öğrenince, “ Size bir fıkra anlatayım, o zaman” diyerek konuşmaya başladı:
—Adamın biri, bir eve davet edilmiş. Yemişler, içmişler. Ev sahibi misafirine puro ikram etmiş. Ama konuğun verdiği cevap karşısında da şaşırıp kalmış: “Teşekkür ederim. Ben puroyu ancak nefis bir yemekten sonra içerim.”
Aradan birkaç hafta geçti. Bir akşam, yemekten sonra gazetemi alıp odama çekildim. Cumhuriyet Gazetesi’nde Mustafa Ekmekçi, 12 Eylül 1980 sonrası Türk Dil Kurumu’nun yeniden yapılanması ve Prof. Dr. Hasan Eren’in başkanlığa getirilmesinden söz ediyordu. Makalesinde bir de anıya yer vermişti: Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Doğan Aksan ve Şükrü Kurgan’ın Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili Bölümü’nde görevli olduğu yıllarda sınav döneminde bir kız öğrenci, Şükrü Hoca’nın fakültedeki odasına gelir:
—Hocam, beni kız arkadaşlarım yolladı. Size sormamı istedikleri bir konu var.
—Buyur, yavrum. Seni dinliyorum.
—Doğan Hoca’nın sınavına midi etekle girersek, iyi not alıyoruz. Hasan Hoca ise mini eteklilere daha cömert davranıyor. Sizin sınavda nasıl giyineceğimizi bilemiyoruz. İşte bunun cevabını almam için gönderdi beni arkadaşlar.
—Yavrucuğum, ben giyime kuşama pek önem veren birisi değilim. Nasıl giyinirlerse giyinsinler, giyinmeseler daha da iyi olur.
Gazeteyi kapatıp Hoca’ya telefon ettim.
—Hocam, ben Mustafa. Cumhuriyet’teki yazıyı okudunuz mu?
— Ay, Mustafacığım, beni ihya ettin. Eski günlerimi anımsattın bana. Eline, diline, kalemine sağlık.
Şükrü Hoca, çok sevinçliydi. Bir şeyler söylememe fırsat vermiyor, sözcükleri peş peşe sıralıyordu. Bense suskun, onu dinliyordum. O denli mutluydu ki “Bakın Hocam, ben Ekmekçi değilim” diyemedim. Deseydim, mutluluğu belki de bir kuş olup uçup gidecekti. Lafı yuvarlayıp durdum ve bir bahanesini bulup konuşmayı kestim.
Bu telefon görüşmesi huzurumu kaçırmıştı. Duramadım evimde. Bindim arabama, Hoca’yı ziyarete gitmek için. Yolda bir kuruyemişçinin önünde durdum. Bir şişe kırmızı şarap ile biraz çerez aldım. Yolda ne diyeceğimi düşünüyor, planlar kuruyordum. Hoca’nın evinin önüne varınca arabayı park edip Hoca’nın kapısının önünde bir süre bekledim. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacaktı adeta. Zile bastım.
— Gel, Mustafacığım, gel. Bugün çok mutluyum. Cumhuriyet’te beni eski günlerime götüren bir yazı çıktı. Az önce de Ekmekçi aradı. Uçacak gibiyim sevincimden. Vay, vay! Kırmızı şaraba da bayılırım. Bak bu iyi işte. Dur, şuradan iki bardak alıp geleyim de birer tek atalım.
— Hocam, şey… Hocam.
— Sen salona geç, geliyorum.
Söze nereden başlayacağımı bir türlü bilemiyordum. Keşke telefonda kendimi daha iyi tanıtsaydım! Bir çuval inciri berbat etmiştim. Şükrü Hoca, şişeyi açıp bardaklarla birlikte bir tepsiye koymuş, salon kapısında göründü. Hemen yerimden fırlayıp aldım tepsiyi elinden.
— Hocam, az önce konuştuğunuz kişi, Ekmekçi değil, bendim.
— Hiç önemli değil. Önemli olan, bu saatte yalnızlığımı şarapta boğmama yardımcı olacak ve mutluluğumu paylaşacak bir Mustafa’nın olması. İster Ekmekçi ister Yalçıner! Ne fark eder?
Emekli olunca ayrılmıştım Ankara’dan ve oraya artık pek sık gitmiyordum. Bir gün duydum ki Şükrü Hoca’nın evinden alışılmadık bir koku gelmeye başlamış. Tam da Yunus’un dediği türden:
“Bir garip ölmüş diyeler
Üç gün sonra duyalar…”
